Ali Erdem Doğanoğlu, "Cumhurbaşkanının Görev Süresinin Belirlenmesi Sorunu", Ankara Barosu Dergisi, Yıl 2011, Sayı 3.

17.10.2011-23.10.2011 Güncel Anayasa Mahkemesi Kararları

GÜNCEL ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI

21.10.2011

Anayasa Mahkemesinin E: 2008/54, K: 2011/45 Sayılı Kararı (14/7/1965 Tarihli ve 657 Sayılı Kanunda Değişiklik Yapan 21/3/2006 Tarihli ve 5473 Sayılı Kanun ile İlgili)
Devlet Memurları Kanunu’nun Milli Eğitim Bakanlığı’nın sözleşmeli personel statüsünde öğretmen istihdam edebilmesini sağlayan hükmünün Anayasa’ya aykırılığı iddia edilmiştir. İddiaya göre hüküm, eğitim hizmetinin özellikleri gereği Anayasa’nın 128. maddesine göre bu tür hizmetin ancak “memur” ya da “diğer kamu görevlisi” statüsüyle gördürülebileceği, ancak itiraz konusu düzenlemeyle istihdamın bir akdi ilişki ile gerçekleştirildiği ve bu statüde çalışanların “memur” ya da “diğer kamu görevlisi” sayılamayacağı gerekçesiyle Anayasa’nın 128. maddesine; aynı şartlarda aynı işi yapan memur statüsündeki öğretmenlerle sözleşmeli personel statüsündeki öğretmenler arasında özlük ve sosyal haklar bakımından farklılık yaratılması sonucunu doğurduğu için de Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırıdır. Mahkeme, sözleşmeli personel statüsünde öğretmen olarak çalışanların yaptıkları işin ve idareyle kurdukları sözleşmenin niteliği(idari hizmet sözleşmesi) gereği, bu statünün Anayasa’nın 128. maddesinde gösterilen “diğer kamu görevlileri” kapsamına dahil olduğunu ve bu nedenle 128. maddeye aykırılık bulunmadığını; memurlar ile sözleşmeli personelin birbirinden farklı hukuki durumlarda olduklarını, farklı hukuki durumlarda bulunanların farklı hükümlere tabi kılınmasının eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmeyeceğini ve böylece Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine de aykırılık bulunmadığını belirterek Anayasa’ya aykırılık itirazını oyçokluğuyla reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2009/85, K: 2011/49 Sayılı Kararı (22/11/2001 Tarihli ve 4721 Sayılı Kanun ile İlgili)
Türk Medeni Kanunu’nun itiraz konusu düzenlemesine göre, kadın evlenmekle kocasının soyadını alır. Kadının isterse evlenmeden önceki soyadını da kullanabileceğini, ancak bunu tercih etse bile önceki soyadıyla birlikte kocasının soyadını da kullanmak zorunda olduğunu emreden söz konusu hükmün birçok gerekçeyle Anayasa’ya aykırılığı iddia edilmiştir. Buna göre, soyadının kişilik hakkına ve kişinin manevi varlığına dahil olması karşısında kadının sadece evlenmeden önceki soyadını kullanma imkanının bulunmamasının Anayasa’nın 12. ve 17. maddelerine; evlilik içerisinde kadının kocanın soyadını almak zorunda bırakılmasının Anayasa’nın 41. maddesinde sözü edilen “eşler arasında eşitlik”, genel olarak 10. maddesinde gösterilen “eşitlik” ve 2. maddesindeki “hukuk devleti” ilkelerine; konuyla ilgili Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası anlaşmaların açık hükümleri ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin ilgili kararı (Ünal Tekeli-Türkiye Davası) ile itiraz konusu hükmün açıkça çelişmesi nedeniyle Anayasa’nın 90. maddesine aykırılık söz konusudur. Mahkeme ise, nüfus kayıtlarının düzenli tutulması ve bir ailenin belirli bir soyadı ile düzenli biçimde adlandırılması gibi gerekliliklere dayandırmak suretiyle soyadı belirlenmesine ilişkin yasal sınırlama getirmenin kamu yararı gerekçesine dayandığını belirtmiş, bu sınırlamaların hangi yönde yapılacağı hususunda da yasakoyucunun takdir yetkisinin bulunduğunu ifade ederek iptal talebini oyçokluğuyla reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2010/46, K: 2011/60 Sayılı Kararı (14/7/1965 Tarihli ve 657 ve 10/11/2005 Tarihli ve 5429 Sayılı Kanunlar ile İlgili)
Devlet Memurları Kanunu’nun geçici personel statüsünü düzenleyen hükmü (4/C) ile, Türkiye İstatistik Kanunu’nda yer alan ve geçici personele yapılacak ödemeler konusunda usul ve esasları belirleme yetkisini Bakanlar Kurulu’na veren düzenlemenin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülmüştür. İddiaya göre, itiraz konusu kuralda sadece “geçici personel” adı verilen statüden bahsedilerek, bu istihdam şeklinin kapsamı, çalışanların hak ve yükümlülükleri ile iş güvencesi ve sosyal güvenlik hakları belirlenmeden, düzenleme yapma yetkisinin bütünüyle Bakanlar Kuruluna bırakılması ve bu konuda yasal bir çerçevenin gösterilmemesi Anayasa’nın 2. 7.(yasama yetkisinin devreldilmezliği) 13. 17. 48.49.(çalışma hakkı) ve 60.(sosyal güvenlik hakkı) maddelerine aykırıdır. Mahkeme, geçici personel ihtiyacına ilişkin hususların belirlenmesinin teknik ve ayrıntılı konular olduğunu ifade etmiş ve bu konuda idareye yetki verilmesinin yasama yetkisinin devri anlamına gelmeyeceği sonucuna varmıştır. Ayrıca, bu statüde çalışacak kişilerin sosyal güvenlik mevzuatı kapsamındaki genel hükümler çerçevesinde sosyal güvenlik hakkından yararlanacağını, böylece bu statüde çalışanlar için sosyal güvenlik hakkının tanınmadığından da söz edilemeyeceğini beyan etmiştir. Mahkeme, paralel gerekçeleri geçici personele yapılacak ödemelerle ilgili usul ve esasları belirleme yetkisini Bakanlar Kurulu’na veren hükümle ilgili olarak da sunmuş ve her iki hüküm yönünden iptal taleplerini oyçokluğuyla reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2004/16, K: 2011/63 Sayılı Kararı (10/10/1984 Tarihli ve 3056 Sayılı Kanun ile İlgili)
Başbakanlık merkez teşkilatında çalışacak kadro karşılığı sözleşmeli personelin sözleşme usul ve esasları ile ücret miktarı ve her çeşit ödemelerinin tespitinde Bakanlar Kurulu’nu yetkili kılan düzenlemenin Anayasa’nın 7. ve 128. maddelerine aykırılığı ileri sürülmüştür. Mahkeme’nin yaptığı değerlendirmeye göre, itiraz konusu hükmün ilgili olduğu statü, Anayasa’nın 128. maddesinin 1. fıkrasında gösterilen “diğer kamu görevlileri” kapsamına dahildir. Bu statüde bulunan kişilerin aylık ve ödenekleri Anayasa’nın 128. maddesinin 2. fıkrasına göre kanunla düzenlenmek zorundadır. Yine Anayasa’nın 7. maddesine göre de, Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda, yürütme organına genel ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi mümkün değildir. Böylece itiraz konusu düzenlemenin ilgili olduğu personelin, her çeşit ödemeleri konusunda yasal düzenleme yapılmayarak tüm yetkinin Bakanlar Kuruluna bırakılması Anayasa’nın 7. ve 128. maddelerine aykırıdır. Mahkeme, bu gerekçelerle hükmü Anayasa’ya aykırı bulmuş, ancak itiraz başvurusunun ilgili olduğu somut uyuşmazlık yönünden değerlendirmede bulunup esas incelemeyi sınırlandırdığından hükmü kısmen iptal etmiş ve iptal hükmünün yürürlüğünü bir yıl ertelemiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2008/88, K: 2011/85 Sayılı Kararı (17/7/1963 Tarihli ve 278 Sayılı Kanunda Değişiklik Yapan 31/7/2008 Tarihli ve 5798 Sayılı Kanun ile İlgili)
TÜBİTAK Bilim Kurulu üyelerinin, ilgili hükümlerde belirtilen koşul ve oranlar çerçevesinde yine bu hükümlerle yetkilendirilen kurum ve kuruluşlarca gösterilecek adaylar arasından Başbakan tarafından seçileceğine ilişkin düzenlemelerin ve TÜBİTAK Başkanının seçiminde Başbakana, Bilim Kurulu tarafından gösterilen iki adaydan birini seçerek atanması için Cumhurbaşkanına teklif etme yetkisi tanıyan hükmün Anayasa’ya aykırılığı iddia edilmiştir. İddiaya göre iki tür düzenleme de, kamu yararı amacına yönelik olmayıp, TÜBİTAK’ın özerkliğini zedeleyebilecek, bilimsel tarafsızlığını yok edebilecek, Kurum’u siyasallaştıracak ve merkezi idareye bağımlı kılacak niteliktedir ve bu nedenlerle Anayasa’nın 2. 11. ve 123. maddelerine aykırıdır. Mahkeme’ye göre TÜBİTAK, özel yasayla kurulmuş, tüzel kişiliğe, idari ve mali özerkliğe sahip bir “hizmet yerinden yönetim kuruluşu” olmasına rağmen bu hususlara ilişkin anayasal bir koruma bulunmamakta ve bunlar yasayla belirlenmektedir. Yani Kurum’un statüsüne ilişkin zikredilen hususların tümü yasa koyucunun takdirindedir. Mahkemeye göre, benzer konulardaki Anayasal korumalar “Mahalli İdareler”e ilişkindir ve TÜBİTAK bu kapsamda değildir. Ayrıca Mahkeme, dava konusu düzenlemelerin kamu yararı dışında bir amaca yönelik olduğuna ilişkin kanıt bulunmadığını belirtmiş ve tüm bu gerekçelerle iptal taleplerini oybirliğiyle reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2009/94, K: 2011/90 Sayılı Kararı (21/2/1967 Tarihli ve 832 Sayılı Kanunda Değişiklik Yapan 19/11/2009 Tarihli ve 5924 Sayılı Kanun ile İlgili)
Sayıştay denetçi yardımcılığı kadrolarına atanacak kişilerin göreve alınmalarına ilişkin yapılacak eleme ve sınav usulüne ilişkin çeşitli hükümler ile, daha önce belirli bir dönemde aynı konuda yapılan eleme ve sınavların Danıştay tarafından yürürlüğünün durdurulması nedeniyle söz konusu dönemde söz konusu yarışmaya dahil olmuş kişilerin durumuna ilişkin getirilen bazı geçici hükümlerin Anayasa’ya aykırılıkları iddia edilmiştir. Sınav ve eleme usulüne ilişkin dava konusu düzenlemeler dava açıldıktan sonra çıkarılan kanun hükümleriyle yürürlükten kaldırıldığından, dava bu kısmı itibariyle konusuz kalmış ve Mahkeme davanın bu kısmı itibariyle karar verilmesine yer olmadığına oy birliğiyle karar vermiştir. Dava konusu diğer hükümler yönünden Anayasa’ya aykırılık gerekçeleri, kısaca yasaların genelliği ve kamu yararına uygun olmaları zorunluluğu kuralları, eşitlik ilkesi ve Anayasa’nın 138. maddesinde gösterilen mahkeme kararlarının bağlayıcılığı kuralına dayandırılmıştır. Mahkeme, dava konusu düzenlemelerin, belirli dönemde ilgili konuda yarışma sınavlarına girmiş kişilerin mağduriyetlerini gidermeye yönelik ve buna uygun olduğundan hareketle, tüm bu Anayasa’ya aykırılık iddialarını geri çevirmiş ve oybirliğiyle iptal taleplerini reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2008/31, K: 2011/94 Sayılı Kararı (7/5/1987 Tarihli ve 3359 Sayılı Kanunda Değişiklik Yapan 12/3/2008 Tarihli ve 5748 Sayılı Kanun ile İlgili)
Sağlık Bakanlığı eğitim ve araştırma hastanelerinde eğitmen(eğitim sorumlusu) konumundaki klinik şef, klinik şef yardımcılığı ve başastitanlık kadrolarına yapılacak atamalara ilişkin çeşitli hükümlerin Anayasa’ya aykırılığı iddia edilmiştir. Birbiriyle ilgili birçok yasa hükmünün tartışıldığı kararda, özellikle Anayasa’nın 2. 7. 8. 128. 138. ve 153. maddelerine aykırılık değerlendirmeleri yapılmıştır. Sonuçta çoğu oybirliğiyle olmak üzere tüm iptal talepleri reddedilmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2009/62, K: 2011/96 Sayılı Kararı (19/3/1969 Tarihli ve 1136, 25/10/1984 Tarihli ve 3065, 6/6/2002 Tarihli ve 4760 Sayılı Kanunlarda Değişiklik Yapan 16/6/2009 Tarihli ve 5904 Sayılı Kanun ile İlgili)
Kararda ilk olarak Katma Değer Vergisi Kanunu ve Özel Tüketim Vergisi Kanunu’nun, belirli malların Başbakanlık merkez teşkilatına teslimi ile aynı tür malların Başbakanlık merkez teşkilatı tarafından ilk iktisabını vergiden müstesna kılan hükümlerinin Anayasa’ya uygunluğu tartışılmıştır. İddiaya göre, dava konusu kurallarla Devlet tüzel kişiliği içinde sadece Başbakanlık merkez teşkilatına tanınan istisnaların hiçbir ekonomik ve sosyal gerekçesi gösterilmemiştir ve istisnaların hangi amaçla ve niçin yapıldığına dair bir açıklık bulunmamaktadır. Bu düzenlemeler kamu hizmetinin daha iyi bir şekilde yerine getirilmesine yönelik düzenlemeler değildir ve Anayasanın 73. maddesinde öngörülen “mali güce göre vergilendirme” ve “vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımının sağlanmasının” aracı olarak da getirilmemiştir. Vergide muafiyet ve istisnalar getirilirken bunlarla hizmet arasında gerçeklere uygun nesnel ve zorunlu bir neden sonuç bağının bulunması gerekirken dava konusu kurallarda bu bağ da bulunmamaktadır. Belirtilen nedenlerle dava konusu hükümler Anayasa’nın 2. ve 73. maddelerine aykırıdır. Mahkeme, getirilen muaflık ve istisnaların tümüyle yasa koyucunun vergilendirme alanındaki takdir yetkisine dayandığını belirtmekle yetinerek Anayasa’ya aykırılık iddialarını oyçokluğuyla reddetmiştir. İkinci olarak, Avukatlık Kanunu’na eklenen ve kamu alacaklarına ilişkin uyuşmazlıklarda maktu yasal vekalet ücretinin belirleneceğini öngören hükmün Anayasa’ya aykırılığı iddia edilmiştir. Dava konusu düzenleme yapılmadan önce, vergi mahkemelerindeki vekalet ücretinin asıl olarak maktu, sınırlı olarak da nispi belirlenmesine ilişkin Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükmü Danıştay Sekizinci Dairesince iptal edilmiş, iptal kararı uyarınca tarifede vergi davalarında nispi vekalet ücreti düzenlemesi yapılmış, iptal kararı temyiz edilmiş ve yasa koyucu tarafından yargılama sürecinin sonucu beklenilmeden dava konusu kanun hükmü çıkarılmıştır. İddiaya göre, düzenleme bu yönü itibariyle Anayasa’nın 138. maddesinin 4. fıkrasına aykırıdır. Yine iddiaya göre hüküm, ayrıca, ilgili konuda Türkiye Barolar Birliği’nin ücret tarifesi belirleme yetkisini adil ve makul olmayan bir şekilde elinden almakta, bu yönüyle de Anayasa’nın 2. ve 135. maddelerine de aykırılık oluşturmaktadır. Mahkeme, maktu ücretin belirlenmesi yetkisinin halen Türkiye Barolar Birliği’nde olduğunu, diğer taraftan dava konusu düzenlemenin ilgili olduğu hususlarda kural koymanın yasama yetkisinin genelliği prensibi kapsamında değerlendirildiğini belirterek iptal talebini oyçokluğuyla reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2010/91, K: 2011/98 Sayılı Kararı (13/4/1994 Tarihli ve 3984 Sayılı Kanunda Değişiklik Yapan 15/5/2002 Tarihli ve 4576 Sayılı Kanun ile İlgili)
Özel radyo ve televizyonların Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun gelirleri kapsamında ödeyecekleri reklam geliri payları ile frekans kira ücretlerinin kanunda gösterilen sürelerde ödenmemesi durumunda Üst Kurul’un yayın izninin ve lisansının iptaline karar vereceğini öngören düzenlemenin Anayasa’ya aykırılığı iddia edilmiştir. İtiraz gerekçesine göre, ilgili kapsamda yayın yapılması düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti kapsamında anayasal koruma altındadır. Bu korumayı sağlayan Anayasa’nın 26. maddesinde de bu özgürlüğün sınırlanma sebepleri arasında “mali bir yükümlülüğün yerine getirilmemesi”ne yer verilmemiştir ve bu nedenle düzenleme Anayasa’nın 26. Maddesine aykırıdır. Mahkeme ise, itiraz konusu düzenlemede öngörülen müeyyidenin idari bir yaptırım olduğunu belirterek, yasa koyucunun idari yaptırımları öngörmek konusunda takdir yetkisi bulunmasına rağmen bu yetkisini hukuk devleti ilkesine uygun biçimde kullanmak zorunda olduğu, ancak söz konusu düzenlemenin hukuk devletinin gereklerinden olan ölçülülük ilkesinin alt unsurları sayılan zorunluluk ve elverişlilik koşullarını sağlamadığı gerekçesiyle düzenlemenin Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu sonucuna varmış, düzenlemeyi oybirliğiyle iptal etmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2010/23, K: 2011/101 Sayılı Kararı (14/7/1965 Tarihli ve 657 Sayılı Kanunda Değişiklik Yapan 12/5/1982 Tarihli ve 2670 Sayılı Kanun ile İlgili)
Devlet Memurları Kanunu’nun itiraz konusu düzenlemesine göre disiplin cezası verilmesi durumunda, ceza sicilden silinene kadar tekerrür gerçekleşirse ceza bir derece arttırılır. Bu hükmün Anayasa’ya aykırılığı iddia edilirken, disiplin cezalarına karşı yargı yoluna başvurma imkanının bulunmadığı bir varsayıma dayanılarak bir muhakeme yapılmıştır. Buna göre, uyarma ve kınama cezası verilmesi durumunda hüküm yargı denetimine tabi olmadan kesinleşebilecek, oysa diğer cezalarda bu gerçekleşmeyecektir. Bu durumda, uyarma ve kınama cezalarına ilişkin tekerrür ile diğer disiplin cezalarında tekerrür hallerinde farklılık meydana gelecektir. Mahkeme, söz konusu başvuru yapıldıktan sonra gerçekleşen anayasa değişikliği ile Anayasa’ya “Disiplin kararları yargı denetimi dışında bırakılamaz.” hükmünün eklendiğini ve bu durumda artık uyarma ve kınama cezaları ile disiplin cezaları arasında tekerrür bakımından bir farkın kalmadığını belirterek Anayasa’ya aykırılık bulunmadığı sonucuna varmış ve iptal talebini oybirliğiyle reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2010/38, K: 2011/112 Sayılı Kararı (24/6/1995 Tarihli ve 556 Sayılı KHK’de Değişiklik Yapan 3/11/1995 Tarihli ve 4128 ve 21/1/2009 Tarihli ve 5833 Sayılı Kanunlar ile İlgili)
İtiraz konusu düzenlemeye göre, marka taklit edilerek üretilen malı arz eden veya satan kişi, cezai sorumluluktan, malı nereden temin ettiğinin bildirir, bunun üzerine malı üretenler ortaya çıkar ve üretilen mallara el konması sağlanırsa kurtulabilir. Bu kuralda, marka taklit edilerek üretilen malı arz eden veya satan kişinin cezai sorumluluktan kurtulabilmesi, yani etkin pişmanlıktan yararlandırılabilmesi için öngörülen şartlar arasında tümüyle kendi inisiyatifinin dışında şartların öngörülmüş olmasının eşitlik ve adalet anlayışıyla bağdaşmadığı ve bu nedenlerle düzenlemenin Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu iddia edilmiştir. Mahkeme, suç ve ceza siyasetini belirleme yetkisinin yasakoyucuya ait olduğunu, bu kapsamda etkin pişmanlıktan yararlandırma koşullarını da itiraz konusu düzenlemede olduğu gibi belirleyebileceğini belirterek iptal talebini oyçokluğuyla reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2010/69, K: 2011/116 Sayılı Kararı (26/9/2004 Tarihli ve 5237 Sayılı Kanun ile İlgili)
İtiraz konusu düzenlemeyle, ceza infaz kurumuna veya tutukevine kanununda açıkça gösterilenlerden başka ilgili makamın belirleyeceği diğer eşyaların da sokulması suç olarak belirlenmiştir. İdareye yasak eşya belirleyerek suç tanımlama yetkisi verdiği gerekçesiyle söz konusu düzenlemenin Anayasa’nın 2. 7. 11. ve 38. maddelerine aykırı olduğu iddia edilmiştir. Mahkeme de söz konusu düzenlemenin, idareye tamamıyla sınırsız ve belirsiz bir biçimde ve geniş bir alanda suça konu olabilecek eşyayı belirleme yetkisi verdiği için hukuki belirlilik, hukuki güvenlik, yasama yetkisinin devredilmezliği, suç ve cezaların kanuniliği kurallarına; dolayısıyla Anayasa’nın 2. 7. 11. ve 38. maddelerine aykırı olduğu sonucuna varmış ve düzenlemeyi oyçokluğuyla iptal etmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2010/99, K: 2011/117 Sayılı Kararı (22/5/2003 Tarihli ve 4857 Sayılı Kanun ile İlgili)
İtiraz konusu düzenlemeye göre, iş sözleşmelerinde feshin geçersizliğine ilişkin davalarda Yargıtay’ın vereceği kararlar kesindir. Yani ilgili Yargıtay dairesinin bozma kararı vermesi durumunda kararı bozulan mahkemenin direnme yoluna gitme imkanı bulunmamaktadır. İtiraz gerekçesinde, söz konusu davalarda Yargıtay’ın bozma kararı vermesi durumunda, davanın daha doğru ve güvenilir karar çıkma ihtimali olan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na götürülmesinin engellenmesinin ve böylece başka tür uyuşmazlıklar ile iş sözleşmesinin feshinin geçersizliğine ilişkin uyuşmazlıklar arasında farklılık yaratılmasının hukuk devleti, adil yargılanma hakkı ve eşitlik ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkeme Anayasa’nın açık hükmü uyarınca mahkemelerin görev, yetki, işleyiş ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceğini ve bu kapsamda olmak üzere usul kanunlarının yapılmasının kanun koyucunun takdir yetkisine dahil olduğunu, ayrıca itirazda belirtilen türden bir eşitlik karşılaştırması yapılamayacağını belirterek iptal talebini oybirliğiyle reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2010/116, K: 2011/118 Sayılı Kararı (19/10/2005 Tarihli ve 5411 Sayılı Kanun ile İlgili)
Kararda Bankacılık Kanunu’ndaki cezai hükümlerle ilgili iki hususun Anayasa’ya aykırılığı tartışılmıştır. Tartışma konusu yapılan düzenlemelerden ilkine göre Bankacılık Kanunu’nda düzenlenen zimmet suçu, Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen zimmet suçunun nitelikli haline göre daha ağır cezalandırılmakta ve Bankacılık Kanunu kapsamındaki zimmet suçu yönünden diğer banka çalışanları üst düzey banka yöneticileriyle aynı derecede sorumlu tutulmaktadır. Bu iki hususun hukuk devleti ve eşitlik ilkelerine aykırı olduğu iddia edilmiştir. Mahkeme, itiraz konusu düzenlemede yer aldığı biçimde cezai sorumluluk öngörülmesinin ceza siyasetini belirleme yetkisi kapsamında yasa koyucunun takdirinde olduğunu ve aynı yükümlülüklere tabi banka çalışanlarının aynı şekilde cezai sorumluluğa tabi kılınmasında eşitlik ilkesine bir aykırılık bulunmadığını belirterek iptal talebini oybirliğiyle reddetmiştir. İkinci olarak, Bankacılık Kanunu’na göre suç teşkil eden hareket ve fiillerin başka kanunlara göre de cezayı gerektirdiği takdirde, failleri hakkında en ağır cezayı gerektiren kanun maddesinin uygulanacağını öngören düzenlemenin suç ve cezaların kanuniliği ilkesi ile, taşıdığı belirsizlik nedeniyle Anayasa’nın 38. maddesine aykırı olduğu iddia edilmiştir. Mahkeme, bu hükümde belirtilen türden bir düzenleme yapmanın da yasa koyucunun takdirinde olduğunu; ayrıca, itiraz konusu kural gereğince fail hakkında bir yaptırım uygulanabilmesi için bu yaptırımı gerektiren hareket ve fiilin diğer bir kanunda suç olarak düzenlenmiş olması ve bu suça ilişkin cezanın açık bir şekilde belirlenmesi gerektiğini; gerek suçun gerekse yaptırımın kanunla düzenlenmiş olması karşısında, bu yasal düzenlemelere atıf yapan itiraz konusu kuralda bir belirsizlik ve öngörülemezlikten söz edilemeyeceğini; bu nedenlerle suç ve cezaların kanuniliği ilkesine aykırılık bulunmadığını belirterek iptal talebini oybirliğiyle reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

25.07.2011-16.10.2011 Güncel Anayasa Mahkemesi Kararları

GÜNCEL ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI

15.10.2011

Anayasa Mahkemesinin E: 2003/13 (Siyasi Parti Mali Denetimi), K: 2011/21 Sayılı Kararı
Genç Parti’nin 2002 yılı kesinhesabı incelenmiş ve ilgili karar yayınlanmıştır.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2005/14 (Siyasi Parti Mali Denetimi), K: 2011/22 Sayılı Kararı
Genç Parti’nin 2004 yılı kesinhesabı incelenmiş ve ilgili karar yayınlanmıştır.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2006/16 (Siyasi Parti Mali Denetimi), K: 2011/23 Sayılı Kararı
Genç Parti’nin 2005 yılı kesinhesabı incelenmiş ve ilgili karar yayınlanmıştır.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2007/7 (Siyasi Parti Mali Denetimi), K: 2011/24 Sayılı Kararı
Genç Parti’nin 2006 yılı kesinhesabı incelenmiş ve ilgili karar yayınlanmıştır.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2009/4, K: 2011/15 Sayılı Kararı (20/8/2008 Tarihli ve 5737 Sayılı Kanun ile İlgili)
Vakıflar Kanunu’nun itiraz konusu hükmü, vakıflara ait ve tapu kaydında buna ilişkin şerh (vakıf şerhi) bulunan taşınmazların, diğer kanunlarda gösterilen hak düşürücü ve zamanaşımı sürelerine uyularak kazanılmasını engellemektedir. Bu düzenlemenin, aynı konu bakımından vakıflarla diğer gerçek ve tüzel kişiler arasında ayrım yapmak suretiyle eşitsizlik oluşturduğu ve Anayasa’nın 10. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptali istenmiştir. Mahkeme, öncelikle diğer ilgili kanun hükümleriyle birlikte bir değerlendirme yaparak itiraz konusu düzenlemenin anlamını ortaya koymuştur. Buna göre düzenleme, belirli koşullarda vakıf mallarının başka kişilere devri bakımından öngörülmüş olan bir yasal ekonomik karşılığın (tevzi bedeli) tahsilini sağlamak amacına yöneliktir. Vakıfların diğer gerçek veya tüzel kişilerle aynı hukuksal durumda bulunmadıklarını vurgulayan Mahkeme, vakıflara ilişkin getirilen bu farklılığın eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağı sonucuna varmış ve başvuruyu oybirliğiyle reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2009/39, K: 2011/68 Sayılı Kararı (4/6/2008 Tarihli ve 5766 Sayılı Kanun ile İlgili)
Kamu alacaklarının tahsiline ilişkin olarak yapılan düzenlemelerle, belirli kamu alacaklarından doğan sorumluluğun kapsamı genişletilmiştir. Bu düzenlemeler arasında yer alan itiraz konusu hükümle ise değişikliklerden önceki duruma göre genişletilen sorumluluk, değişikliklerin yürürlük tarihinden önce doğmuş ancak bu tarihte henüz tahsil edilmemiş kamu alacakları bakımından da geçerli kılınmıştır. Yani, belirli bir kamu alacağının doğduğu anda bu alacaktan sorumlu olmayanlar, alacak henüz tahsil edilemediği için, yapılan değişiklikler ve itiraz konusu hükmün etkisi gereği sorumlu olanlar arasına girmiş; yine borcun hukuken doğduğu anda belirli kapsamda sorumlu olanlar da aynı nedenlerle daha ağır şartlarda sorumlu durumuna gelmiştir. Sorumluluk alanını ve sorumluluğun kapsamını genişleten düzenlemelerin, yürürlük tarihinden önce doğmuş ancak bu tarihte henüz tahsil edilmemiş alacaklar yönünden de geçerli olacağını öngören geçiş hükmünün, kanunların geriye yürümezliği, hukuk güvenliği, hukuki belirlilik, suç ve cezaların kanuniliği kuralına paralel alarak vergilerin yasallığı ilkelerine ve dolayısıyla Anayasa’nın 2. 10. 38. ve 73. maddelerine aykırılığı iddia edilmiştir. Mahkeme, borcun doğduğu anda yürürlükte bulunan düzenlemelere göre söz konusu borçtan sorumlu tutulmayanların sonraki düzenlemeyle sorumlular kapsamına alınmasını ve aynı şekilde, sorumluların da sorumluluklarının sonradan ağırlaştırılmasını kanunların geriye yürümezliği ve hukuk güvenliği ilkelerine, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğunu gösteren Anayasa’nın 2. maddesine aykırı bularak itiraz konusu düzenlemeyi oybirliğiyle iptal etmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2009/93, K: 2011/73 Sayılı Kararı (8/6/1949 Tarihli ve 5434 Sayılı Kanun ile İlgili)
Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu’nda yer alan düzenlemeye göre, sigortalı kişi, iştirakçi eşinden 30 yaş veya daha fazla büyük ise, evliliğin 10 yıldan daha az bir süre önce yapılmış olması ve müşterek çocuğun bulunmaması koşulları ile dul eşe diğer durumlardakinin yarısı kadar aylık bağlanır. Ölüm halinde eşe bağlanacak aylık tutarında yaş farkına bağlı olarak eksik aylık bağlanacağının öngörülmüş olmasının Anayasa’nın 2. 5. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkeme yasa koyucunun çeşitli dengeleri gözeterek itiraz konusu kuraldaki gibi bir düzenleme yapma yetkisinin bulunduğuna değinerek yaş farkının göz önünde bulundurulmasının eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmayacağı gerekçesiyle iptal talebini oyçokluğuyla reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2009/50, K: 2011/89 Sayılı Kararı (10/10/1984 Tarihli ve 3056 Sayılı Kanunda Değişiklik Yapan 18/5/1987 Tarihli ve 281 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile İlgili)
İtiraz konusu düzenlemeye göre Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun, hakkında inceleme, araştırma, soruşturma ve teftiş yapma ve yaptırma yetkisinin bulunduğu kuruluşlar arasında her seviyedeki işçi teşekkülleri (örneğin işçi sendikaları) de yer almaktadır. Yasal düzenlemeyle oluşturulmuş bu durumun hiçbir kişi kurum ve kuruluşun kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetki kullanamayacağı kuralına ve dolayısıyla Anayasa’nın 6. maddesine aykırı olduğu iddiasıyla, ilgili düzenlemenin iptali talep edilmiştir. Mahkeme, Anayasa’nın 52. maddesinin ilk halinde öngörülen devletin sendikalar üzerindeki idari ve mali denetim yetkisinin, daha sonraki bir anayasa değişikliğiyle kaldırılmış olduğunu ve böylece söz konusu durumun Anayasa’nın 6. maddesine aykırılık teşkil ettiğini tespit ederek, ilgili düzenlemenin söz konusu durumu oluşturan kısmını oybirliğiyle iptal etmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2010/9, K: 2011/109 Sayılı Kararı (12/4/2000 Tarihli ve 4562 Sayılı Kanun ile İlgili)
Organize Sanayi Bölgeleri Kanunuyla, “organize sanayi bölgesi” yapılanmasının genel kurulu konumunda bulunan karar organı olan “müteşebbis heyeti”ne belirli esaslara göre organize sanayi bölgesi kapsamında faaliyet gösteren işletmelerin ödeyecekleri “yönetim aidatı”nı belirleme yetkisi verilmiştir. İtiraz konusu düzenlemeye göre de, müteşebbis heyetinin yönetim aidatına ilişkin kararları ilam hükmündedir ve ilamların icrasına ilişkin yolla takip edilir. İptal talebinin gerekçesi, söz konusu hükümle yargı yetkisinin mahkeme sıfatını taşımayan bir heyete devredildiği ve bunun Anayasa’nın 9. ve 37. maddelerine aykırı olduğudur. Mahkeme, itiraz konusu hükmün müteşebbis heyetinin kararlarına bağladığı hukuki sonucun sadece bu kararların ilâmlar gibi infaz edilmesi ve ilâmların yerine getirilmesi usulünün uygulanmasından ibaret olduğunu, bu kararların maddi anlamda kesin hüküm niteliğinde olmadığını ve bu kararlara karşı yargı yoluna gidilebileceğini belirterek iptal talebini oybirliğiyle reddetmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Mahkemesinin E: 2010/52, K: 2011/113 Sayılı Kararı (26/9/2004 Tarihli ve 5237 Sayılı Kanun ile İlgili)
Türk Ceza Kanunu’nun 278. maddesiyle, işlenmekte olan ya da işlenmiş olmakla birlikte etkilerinin azaltılması mümkün suçu bildirmemek biçimindeki davranışlar suç olarak düzenlenmiş, ayrıca bu suçun nitelikli hali belirtilmiştir. Bu hükümde ve diğer tüm ilgili mevzuatta, bu suç bakımından akrabalık ilişkisinin dikkate alınarak bir düzenleme yapılmış olmaması, Anayasa’nın 38. maddesinde gösterilen “Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.” kuralına aykırı bulunmuş ve 278. madde tümüyle oybirliğiyle iptal edilmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

Anayasa Uzlaşma Komisyonunun İlk Toplantı Tutanağı Yayınlandı

Bilindiği gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cemil Çiçek başkanlığında oluşturulan bir komisyon, yeni anayasa çalışmalarına başladı. 19.09.2011 tarihinde Anayasa Hukuku Profesörleri ile yapılan toplantının ardından, 19.10.2011 tarihinde yapılan “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nun ilk toplantı tutanağı yayınlandı. Toplantının ana başlıklarını şu şekilde özetlemek mümkün:

1. Her aşamada mümkün olduğunca vatandaşların ve onların örgütlerinin katılımının sağlanmasının bir zorunluluk olduğu; bu anlamda ne kadar katılımcı bir süreç olursa, ortaya çıkacak metne de o ölçüde sahip çıkılacağı ve bu sayede daha şeffaf, daha demokratik bir metnin meydana geleceği, üzerinde görüş birliği olan konulardan bir tanesidir. Buna bağlı olarak, çalışmanın Parlamento dışındaki siyasi anlayışların, bugüne kadar yeni bir anayasa konusunda fikir yürüten, tartışan, çeşitli zeminler kurarak bunun metinlerini ortaya koyan tüm çalışmacıların, Komisyonun çalışma takvimi içerisinde sürece dâhil edilmesinin önerildiği görülmektedir.

2. Toplantıda, Anayasa çalışmalarında izlenecek usulün en az içerik kadar önemli olduğu; bu nedenle öncelikle buna ilişkin yöntemin Komisyonca belirlenmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bununla bağlantılı olarak, Komisyonun bir tüzüğünün olması ve mutlaka bir çalışma takviminin belirlenmesi yönünde de görüş bildirilmiştir.

3. Üzerinde durulan bir diğer nokta, anayasa çalışmaları yapılırken bir taraftan da alt hukukumuzun zaman geçirmeden yeniden düzenlenmesi ihtiyacıdır. Önce anayasa çalışmalarının yapılması, daha sonra alt hukukun inşa edilebileceği düşüncesinin doğru olmadığı ifade edilmiş; bunların birbirini tamamlayan temel unsunlar olduğu ve bu konuda ölçünün, anayasal temel hak ve özgürlükleri hayata geçirecek mekanizmanın başka bir ifadeyle alt hukukun inşa edilebilirliği olduğuna değinilmiştir. Siyasi partiler hukuku, seçim hukuku, ceza hukuku, sendikal haklara ve daha genel anlamda örgütlenme özgürlüğüne ilişkin mevzuat bunlara örnek olarak verilmiştir.

4. Yapılacak yeni anayasanın hukukun üstünlüğü, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve hâkim teminatı gibi ilkeleri gerçek anlamda içinde barındıran ve hayata geçiren bir yapıda olması gerektiği toplantıda değinilen bir diğer ana başlıktır.

5. Komisyonda tutanak tutulması konusunda görüldüğü kadarıyla fikir birliği olmakla birlikte, “çalışmanın selameti” bakımından bu tutanakların çalışmalar sonlandırılmadan yayınlanmaması ya da bu konuda “belli hassasiyetlerin gözetilmesi gerektiği” de ifade edilen görüşler arasındadır.

6. Son olarak, toplantıda aynı konu etrafında birbirinden farklı görüşlerin olduğu da göze çarpmaktadır. Örneğin bir taraftan “üniter ve milli devlet kavramlarını içeren bir anayasa olmalıdır” görüşü ileri sürülüp, ilk üç maddenin muhafaza edilmesi gerekliliği üzerinde durulurken; diğer yandan “ortak vatanda eşit, özgür bir birlikteliğin önünü açacak, tüm etnik kimliklerin, dinlerin ve inançların kendine ait hissedeceği bir anayasa metninin hazırlanması” görüşü ifade edilmiştir.

Anayasa Uzlaşma Komisyonun tutanakları ve genel olarak anayasa yapım süreci yenianayasa internet adresinden takip edilebilir.

DP

Anayasa Mahkemesinden Evlenen Kadının Soyadına İlişkin İlginç Karar

Anayasa Mahkemesi 21.10.2011 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan kararında, evlenen kadının kocasının soyadını almasının kamu düzenine ilişkin olduğunu; sadece kendi soyadını kullanamayacağına hükmetmiştir. İşte 8′e karşı 9 oyla alınan ilginç kararın özeti…

“Soyadı, belli bir ailenin bireylerini diğer ailenin bireylerinden ayırmaya yarayan ve kuşaktan kuşağa geçen addır. Bir kimsenin kimliğinin belirlenmesinde en önemli unsur olan soyadı, vazgeçilemez, devredilemez, kişiye sıkı surette bağlı bir kişilik hakkıdır. Ayrıca 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun 1. maddesinde yer alan “Her Türk öz adından başka soy adını da taşımağa mecburdur” hükmü gereğince, soyadı kullanmak kişilere yüklenmiş bir yükümlülüktür. Türk hukukunda aile ismi ile eş anlamda kullanılan soyadının, kişinin kimliğini belirleme işlevi yanında, ailesini ve soyunu belirleme, kişiyi başka ailelerin bireylerinden ayırt etme işlevleri de bulunmaktadır. Bu işlevleri nedeniyle yasakoyucu, nüfus kayıtlarının düzenli tutulması, resmi belgelerde karışıklığın önlenmesi, soyun belirlenmesi, ailenin korunması gibi sebeplerle soyadı kullanımını yasal düzenlemelerle kural altına almaktadır.

İtiraz konusu “Kadın evlenmekle kocasının soyadını alır” kuralının da aile birliğinin korunması ve aile bağlarının güçlendirilmesi başta olmak üzere, nüfus kayıtlarının düzenli tutulması, resmi belgelerde karışıklığın önlenmesi ve soyun belirlenmesi gibi kamu yararı ve kamu düzeni gerekleri nedeniyle kabul edildiği anlaşılmaktadır.

Milletlerin ayırıcı vasıflarının, değer yargılarının, inanç ve düşünce kalıplarının aktarılması ve kuşaklar arası bağın sürdürülmesini sağlayan aile, üstlendiği rol ve işlevleri ile geçmişten günümüze hemen her toplumun özelliklerini yansıtmaktadır. Bu bakımdan ailenin toplumdaki etkinliği ve algılanışı da toplumdan topluma değişmektedir. Toplumun temel ögesi olan aile, sevgi, saygı, hoşgörü ve benzeri insani ve ahlaki değerlerin, gelenek, görenek, dil, din ve diğer özelliklerin yaşandığı ve gelecek nesillere aktarıldığı kutsal bir kurumdur.

İtiraz konusu kural ile aile ismi olarak kullanılan soyadının kuşaktan kuşağa geçmesiyle, Türk toplumunun temeli olan aile birliği ve bütünlüğünün devamı sağlanmış olmaktadır.

Soyadının kişilik haklarından olması, ona hiçbir müdahalede bulunulamayacağı anlamına gelmez. Yasakoyucunun soyadı kullanımına kamu yararı ve kamu düzeni gerekleri uyarınca Anayasa’ya uygun olmak koşuluyla müdahalede takdir hakkının bulunduğu açıktır.

Bu kapsamda, yasakoyucunun aile soyadı konusundaki takdir hakkını, aile birliği ve bütünlüğünün korunması ve aile bağlarının güçlendirilmesi başta olmak üzere, kamu yararı ve kamu düzeninin gerektirdiği kimi zorunluluklar nedeniyle, eşlerden birisine öncelik tanıyacak biçimde kullanmasının hukuk devletine aykırı bir yönü bulunmamaktadır. Kaldı ki itiraz konusu kuralda kadının başvurusu durumunda önceki soyadını kocasının soyadının önüne ekleyerek kullanabileceği belirtilerek, kişilik hakkı ile kamu yararı arasında adil bir dengenin kurulması da sağlanmıştır.

Kadının evlenmekle kocasının soyadını almasının cinsiyet ayırımına dayanan bir farklılaşma yarattığı savı da yerinde değildir. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir. Belirtilen gerekçelerle yasakoyucunun takdir yetkisi kapsamında aile soyadı olarak kocanın soyadına öncelik vermesi eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmamaktadır.”

Kararın tam metni için tıklayınız.

DP

TBMM Başkanı Cemil Çiçek Başkanlığı’nda Anayasa Hukuku Profesörleri ile Yapılan Toplantının Tutanakları

TBMM Başkanı Cemil Çiçek başkanlığı’nda anayasa hukuku profesörleri ile yapılan toplantının tutanakları TBMM tarafından hazırlanan “Yeni Anayasa” internet sitesinde yayımlandı. Tutanakların tem metnine ulaşmak için tıklayınız. Aşağıda, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Merih Öden‘in konuşmasına yer veriyoruz:

Yeni bir anayasanın münhasıran bu amaçla ve barajsız nispi temsil sistemiyle oluşturulacak bir kurucu meclis tarafından yapılmasının daha isabetli olacağı görüşünü korumakla birlikte, olağan yasama meclislerinin de bazı şartları yerine getirmeleri hâlinde yeni bir anayasayı yapabileceğini, bunun bir siyasal tercih sorunu olduğunu ve bu tercihin de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yapılabileceğini düşünüyorum. Bu bağlamda anayasa yapımı süreci ve yöntemine ilişkin görüşlerimi şöyle ifade etmek istiyorum:

Bir kere, anayasanın olabildiğince geniş bir temsil tabanına dayanan müzakereler sonucu uzlaşmayla yapılmasının büyük bir önem taşıdığının altını çizmek istiyorum.

Bu düşünceden hareketle, anayasa değişikliği için, Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil edilen siyasal partilerin katılımıyla bir partilerarası komisyon oluşturulmasının yararlı olacağı görüşündeyim. Söz konusu komisyondan, kanımca, şu görevleri yerine getirmesini bekleyebiliriz:

• Her şeyden önce, Anayasada tartışma konusu olan, dolayısıyla aynı zamanda tartışma konusu olmayan konuları, noktaları, başlıkları belirlemek;

• Tartışmalı noktalara ilişkin temel siyasal tercihleri belirleyerek bu konuda partiler arasında bir uzlaşma aramak;

• Böylece tümüyle yeni bir anayasa yapma veya yürürlükteki Anayasa’da kısmi değişikliklere gitme konusundaki genel eğilimi belirlemek. Bu bağlamda, tümüyle yeni bir anayasanın kurucu meclis kurularak mı, yoksa Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından mı yapılacağı konusunda da genel eğilimi belirlemek;

• Dördüncü nokta: Üzerinde uzlaşma sağlanan temel siyasal tercihlere uygun olarak bunlara ilişkin hukuki formülleri ve önerileri değerlendirerek belli formüller üzerine uzlaşma aramak. Bu yepyeni bir anayasa yapılması yönünde ise formüller ona göre farklı olacaktır. Kurucu meclis veya Türkiye Büyük Millet Meclisi eliyle anayasa yapılmasında veya Anayasa’da kısmi değişikliklere gidilmesi konusunda tercihe uygun formüller olacaktır, kuşkusuz;

• Nihayet, anayasa yapımı konusunda ortaya çıkacak genel eğilime ve benimsenen hukuki formüllere uygun olarak anayasa yapımında esas alınacak teklif metnini bir taslak hâlinde hazırlamak.

Kanımca, anayasa yapımına geniş tabanlı bir katılımın sağlanabilmesi bakımından partilerarası komisyonda sendikalar ve meslek kuruluşları başta olmak üzere belli başlı sivil toplum kuruluşlarının ve son genel seçimlere katılmış ama Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil olanağına kavuşamamış partilerin görüş ve önerilerinin de alınıp değerlendirilmesi büyük bir önem taşımaktadır.

Anayasa yapımı sürecinde önemli gördüğüm diğer bazı noktaları da çok teknik ayrıntılara girmeden şu şekilde sıralamak istiyorum:

Geniş tabanlı bir uzlaşmayı sağlayabilmek için Anayasa’nın kabulünde 2/3 gibi belki de uzlaşmayla daha yüksek bir nitelikli çoğunluğun aranması ve diğer şartlara ek olarak uygulandığında, yeni anayasanın halkoyuna sunularak kabul edilmesi yolunun tercih edilmesi. Bunlar önemli gördüğüm noktalar.

Bu bağlamda, anayasa yapımı sürecinde başlatılacak bir çalışma içerisinde anayasa yapımında özel bir usul uygulanmasının gerekip gerekmediği, sürecin gelişimine bağlı olarak, partilerarası komisyondan çıkacak eğilime bağlı olarak özel kuralların konulması ve belki de tümüyle yeni bir anayasanın kurucu meclis eliyle yapılması kararlaştırılıyor ise o takdirde özel bir kanunun hazırlanması düşünülebilir.

Anayasa dışında kuşkusuz İçtüzükte, halkoylamasına ilişkin kanunda birtakım değişiklikler uzlaşma üzerinde durarak, uzlaşma yoluyla yapılabilir, bunlar düşünülebilir.

Yine kanaatimce önemli bir diğer nokta, anayasa yapımında uygulanacak usulün akla uygun bir takvime bağlanarak önceden kamuoyuna açıklanması. Bunu çok önemsiyorum.

Bir diğer nokta da, anayasanın kabulünden sonra gerekli kanuni düzenlemelerin yapılabilmesi için bir geçiş dönemine ihtiyaç olup olmayacağının anayasa yapımı sürecinde özellikle üzerinde durularak değerlendirilmesi gerekir.

Bütün bunların ötesinde, demokratik bir anayasa yapımında serbest ve özgür tartışma ortamının sağlanmasının ve garanti edilmesinin yaşamsal önem taşıdığının altını çiziyor ve bu noktalara değinmekle yetiniyorum.

Teşekkür ediyorum.

HOŞGELDİNİZ

“Yaşayan Anayasa”ya hoşgeldiniz. Bu web günlüğünü güncel anayasa gelişmelerini takip etmek için tutmaya başlamıştık. Böylece hem kendimiz hem okuyucularımız için bir “anayasal hafıza” oluşturmayı amaçlıyorduk. Bugüne kadar bu günlük, en azından bizim açımızdan, bu amaca layığıyla hizmet etti.
Zaman içerisinde, hukuk alanında internet kaynakları çeşitlendi. Dolayısıyla anayasa haberlerini takip etmek isteyen okuyucular için seçenekler çoğaldı. Biz artık anayasa haberlerini takip etme işini, aşağıda “Bağlantılar” bölümünde adreslerini verdiğimiz bu sitelere bırakıp, “anayasal hafıza”nın oluşumuna farklı bir biçimde katkıda bulunmak istiyoruz.
Bu sitede bundan böyle ağırlıklı olarak anayasal konulara ilişkin kısa yorumlara yer vereceğiz. Bu yorumları, dijital okur-yazarlığın gerekli kıldığı biçimde, kısa ve olabildiğince açıklayıcı bir üslupla kaleme almaya çalışacağız. Günlük notlarının yetmediği yerde yorum ve analizler devreye girecek. Sitemizdeki bir başka yenilik de “Anayasa Okumaları” olacak. Bu başlık altında postalayacağımız notlarla karşımıza çıkan yeni ve ilginç anayasa çalışmalarını okuyucularımızla paylaşacağız.
İyi okumalar…

DİĞER ÇALIŞMALAR

Doç. Dr. Levent GÖNENÇ’in diğer yayınlarına ulaşmak için tıklayınız.

Dr. Ersoy KONTACI’nın yayınlarına ulaşmak için tıklayınız.

Sitemizde daha önce yayımlanan “Analizler” ve “Yorumlar” için tıklayınız.

KATKILAR

Sitemize katkıda bulunan akademisyenlerin çalışmaları için tıklayınız.

HAZIRLAYANLAR

Levent GÖNENÇ [LG]
Ersoy KONTACI [EK]
Deniz POLAT [DP]
Ali Erdem DOĞANOĞLU [AED]

İLETİŞİM

yasayananayasa@gmail.com

Yönetici Alanı