Ali Erdem Doğanoğlu, "Cumhurbaşkanının Görev Süresinin Belirlenmesi Sorunu", Ankara Barosu Dergisi, Yıl 2011, Sayı 3.

Bakan Yardımcılığı Kurumunun Anayasal Sistem ve İdari Yapı İçerisindeki Yeri

8 Haziran 2011 tarihli ve 27958 sayılı Resmî Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlanan “3046 Sayılı Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair 643 sayılı Kanun Hükmünde Kararname” ile “bakan yardımcılığı” kurumu ihdas edilmiştir. Söz konusu kurum Türkiye’de, 1924 Anayasası döneminde yasa ile düzenlenmiş, Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde ise, açık bir yasal düzenlemeye konu olmaksızın fiili bir şekilde uygulanmıştır.

643 sayılı KHK’nin yayımlanmasından sonra, medyada ve siyasal çevrelerde (haklı olarak) bakan yardımcılığı kurumunun uygulamada çeşitli sorunlara yol açabileceği ifade edilmiş ve hukuki niteliği ve yetkileri netleşmemiş olan bu kurum eleştirilmiştir. Bu bağlamda söz konusu kurumun ayrıntılı düzenlemesi yapılmadan önce mevcut anayasal sistem ve idari yapı içerisindeki yerinin tespti edilmesi büyük önem taşımaktadır.

Kurumun getiriliş amacını, ilgili mevzuatta bu konuda bir gerekçeye yer verilmediği için, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ve Hükümetin hukuki iradesine bakarak tespit etmek mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte, Hükümet yetkilileri ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) yönetici kadrolarının kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda, kurumun getiriliş amacı; TBMM ve vatandaşlardan gelen taleplerle yeterince ilgilenemeyen bakanlara yardımcı olmak şeklinde açıklanmıştır. Bu açıklama çerçevesinde bakan yardımcılığı, siyasal pozisyonu nedeniyle, milletvekilleri ve vatandaşların (zaman zaman aşırıya varan) taleplerine yanıt vermekte güçlük çeken bakanları rahatlatmak üzere oluşturulmuş bir “filtre” gibi düşünülebilir. Görevi ve konumu bu şekilde tanmlandığı takdirde, bakan yardımcılığının hukuki statüsünü açıklamak da kolaylaşacaktır.

Bakanlık kurumu, Türkiye’de ve özellikle parlamenter sistemin uygulandığı başka ülkelerde, ikili bir işleve sahiptir; siyasal ve yönetsel. Bakan siyasal olarak, hükümet programında ifadesini bulan ve başbakan başkanlığındaki hükümetin kararlarıyla somutlaşan politikaların üretilmesi ve hayata geçirilmesine katkıda bulunur. Yönetsel olarak ise, başında bulunduğu bakanlığın görev alanına giren kamu hizmetinin gereklerine uygun olarak idari mekanizmaların işletilmesini sağlar.

Bakan yönetsel görevini yerine getirirken kendisine müsteşar yardımcı olur. Bir başka ifadeyle, bakan idari çarkları müsteşar eliyle döndürür. Müsteşar bakana yönetsel görevinde yardımcı olan bakanlık içindeki en yüksek memurdur.

Bu çerçevede, 643 sayılı KHK ile getirilen bakan yardımcılığının “yardımcı” olma vasfını bakanın yönetsel değil siyasal görevi açısından değerlendirmemiz gerekir. İdari yapıda, bakanın yönetsel anlamda yardımıcısı konumunda müsteşar bulunduğuna göre, bakanın yönetsel görevine yardımcı olacak yeni bir makamın ihdas edilmesine gerek yoktur. Aksi bir sonuca varmak rasyonel yönetişim tasarım ilkelerine uygun olmayacaktır. Yukarıda değindiğmiz, kurumun kamuoyuna açıklanan oluşturulma gerekçesiyle birlikte düşünüldüğünde, bakan yardımcıları bakanın siyasal görevinde, yani hükümet politikaların üretilmesi ve hayata geçirilmesinde ona yardımcı olacak aktörler olarak tanımlanabilir.

Bakan yardımcılığının yukarıda tanımladığımız siyasal niteliği kabul edildiği takdirde, idari işlem niteliğindeki işlemler için bakan yardımcılarının imza yetkisine sahip olması gerekmez. Siyasal görev tanımına giren konularda, örneğin bakan yardımcısının bağlı olduğu bakanlığı ilgilendiren bir yasa tasarısı veya bir yönetmelik bakan yardımcısının imzasıyla bakana sunulabilir, ancak bakan yardımcısının imza yetkisi bununla sınırlı olmalıdır.

Bakan yardımcısının imza yetkisi yukarıda açıklandığı biçimde sınırlanmadığı takdirde uygulamada iki önemli sakınca ortaya çıkabilir: Birincisi, müsteşar ve bakan yardımcısı arasında bir çok konuda yetki tartışması veya çatışması yaşanabilir. İkincisi, bir bakanlıkta kural olarak tüm işler müsteşarın incelemesinden geçtikten sonra bakanın imzasına sunulur. Bir başka imza makamı yaratmak, usul ekonomisine aykırı olmasının yanında, zaten yavaş işlediğinden şikayet edilen bürokratik mekanizmanın daha da yavaşlamasına neden olabilir.

Bu bağlamda, bakanlık personelinin atanmaları ve görevden alınmaları konusunda bakan yardımcılarının imzasının aranıp aranmayacağı konusu ayrıca değerlendirilmelidir. Bizce bakan yardımcılarının yetkileri bu konuda da sınırlı olmalıdır. Bakanlık personelinin belirlenmesi, bir başka ifadeyle bakanın kimlerle çalışacağına karar vermesi, hükümet politikalarının hayata geçirilmesini, yani bakanın siyasal görevini yakından ilgilendirmektedir. Bu durumda, yukarıda açıkladığımız ilke çerçevesinde, bu konuda bakan yardımcılarının da yetkili olması gerektiği düşünülebilir. Bununla birlikte, hükümet politikalarının kimlerle ve nasıl hayata geçirileceğine karar vermek “münhasıran” bakanın ve nihayetinde başbakanın karar vereceği bir konudur. Çünkü, bakan ve nihayetinde başbakan tüm bu kararları dolayısıyla TBMM’ye karşı siyaseten sorumludur. TBMM’ye karşı siyaseten sorumlu olmayan bakan yardımcılarına imza yetkisi verilmesi kamu hukukunun en temel ilkelerinden biri olan “yetkinin ve sorumluluğun paralelliği” ilkesine aykırı olur. Bakan yardımcılarına, bakanın siyasal görevine yardımcı olma tanımı çerçevesinde, bakanlığı ilgilendiren atama ve görevden almalarda teklifte veya öneride bulunma yetkisi verilebilir.

Kamuoyuna yansıyan haberlerde, bakan yardımcılarının imza yetkisinin ilgili bakanın takdirine bırakılacağı ve yönergeyle düzenleneceği ifade edilmektedir. Böyle bir uygulama, işleyiş açısından bakanlıklar arasında farklılık yaratacak ve 3046 sayılı “Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esaları Hakkında Kanun” ile sağlanan yeknesaklık bozulmuş olacaktır. Her halükarda, böyle bir yöntem tercih edilecek olursa, yukarıda açıkladığımız ilke ve gerekçeler çerçevesinde bu yetkinin sınırlı bir biçimde tanınması yerinde olur.

LG

Anayasa Mahkemesi’nin “Tarım Arazileri Kararı” Üzerine Bir Eleştiri

Anayasa Mahkemesi’nin, 23.07.2011 tarihli Resmi Gazete’de gerekçeli tam metni yayınlanan, E. 2007/2, K. 2011/13 sayılı ve 13.01.2011 tarihli kararında, tarım arazisi vasfında olup fiilen başka bir tür faaliyet için kullanılan arazilerin, belirli koşullarla tarım arazisi vasıflarına son verilip, mevcut kullanım biçimlerini hukuka aykırı olmaktan çıkarma imkânı getiren asıl düzenleme ve bu düzenleme ile aynı kanun maddesi içerisinde yer alan ilgili diğer hükümlerin Anayasa’ya aykırı olup olmadıkları tartışılmıştır. Tartışma, Anayasa’ya aykırılık iddiasında bulunanların gerekçesinden ve karşıoy yazılarından anlaşıldığı üzere çok yönlüdür; ancak iddianın öne sürdüğü ve karşıoy yazılarında gösterilen, dava konusu düzenlemelerin Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki güçlü gerekçeler bir yana, Anayasa Mahkemesi’nin konuya ilişkin asıl düzenlemeyle ilgili olarak ortaya koyduğu, söz konusu düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığı yönündeki gerekçe, bir yönden açıkça hatalı görünmektedir. Burada kısaca bunu ortaya koymaya çalışacağız.

Anayasa’ya aykırı olup olmadığı tartışılan, konuya ilişkin asıl hüküm “11/10/2004 tarihinden önce, gerekli izinler alınmadan tarım dışı amaçlı kullanıma açılmış bulunan arazilerin tarımsal bütünlüğü bozmuyor ise istenilen amaçla kullanımı için, bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren bir yıl içerisinde Bakanlığa başvurulması, hazırlanacak toprak koruma projesine uyulması ve tarım dışı kullanılan tarım arazilerinin her metre karesi için beş Yeni Türk Lirası ödenmesi şartıyla izin verilir.” biçimindedir. Bu hükümde, hukuken tarım arazisi vasfında olup fiilen başka bir tür faaliyet için kullanılan bir arazinin istenilen amaçla kullanımına izin verilmesinin şartları açıkça ve sınırlı bir biçimde sayılmıştır. Devlete, özellikle amaç dışı kullanımının engellenmesine de vurgu yaparak, tarım arazilerinin korunması ödevini yükleyen Anayasa’nın 45. maddesi karşısında, dava konusu hükmü Anayasa’ya aykırı görmeyen Anayasa Mahkemesi, Anayasa’ya aykırı bulmama gerekçesi içerisinde, aynen şu cümleye yer vermiştir: “Söz konusu Yasa’da yer alan iptali istenen kuralın da tarım arazisi niteliğini kaybetmiş, toprak vasfını tekrar kazanması mümkün olmayan arazilerin yasal statüye kavuşturulup ekonomiye kazandırılması ve bu gibi arazilerde yatırım yapmış olan vatandaşların mağduriyetlerinin giderilmesi için kamu yararı amacıyla öngörüldüğü, bu düzenlemenin de anayasal sınırlar içinde yasa koyucunun takdirinde olduğu açıktır.” İşte gerekçesinin bu kısmından açıkça anlaşıldığı üzere, Anayasa Mahkemesi, hukuken tarım arazisi niteliğinde olup fiilen başka tür bir faaliyette kullanılan bir arazinin mevcut kullanımının devamına izin verilmesini, bu türden arazinin artık tarım arazisi niteliğini kaybetmiş olması ve toprak vasfını tekrar kazanmasının mümkün olmaması koşullarına bağlı görmektedir. Daha doğru bir ifadeyle, anlaşıldığı kadarıyla Anayasa Mahkemesi, başka bir amaç için kullanılan tarım arazilerinin tarım dışı kullanılmalarının yasallaştırılmasını sağlayan ve dava konusu olan düzenlemenin tarım arazisi niteliğini kaybetmiş olması ve toprak vasfını tekrar kazanmasının mümkün olmaması koşullarını da ihtiva ettiğini düşünmektedir. Oysa yukarıda metnini verdiğimiz dava konusu düzenleme açık ve anlaşılır bir hüküm olup bu koşulları içermemektedir.

Anayasa Mahkemesi, bu bağlantıyı açıkça ifade etmiş olmasa bile mantık gereği söz konusu düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görmeme gerekçesini kanaatimizce bu koşullar üzerine kurmuştur. Çünkü eğer bu koşullar mevcut ise; yani hukuken tarım arazisi vasfını taşıyıp fiilen başka bir tür amaç için kullanılan arazi tarım arazisi olma özelliğini gerçekte yitirmiş ve hem de artık toprak vasfını kazanma olasılığı da yok ise, o araziyi hukuken “tarım arazisi” olarak korumaya devam etmenin bir anlamı kalmayacaktır. Bu türden arazilerin nasıl değerlendirileceğini takdir etmek de yasama organının yetkisinde ve hatta yerine getirmekle yükümlü olduğu görevlerinden sayılacaktır. Karara bakıldığında da Anayasa Mahkemesi’nin söylediği de esasen budur. Oysa yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, açık, net ve anlaşılır olan, dava konusu hükme göre, halen tarıma elverişli olsa dahi veya artık tarıma elverişli olmayıp tarıma elverişli hale getirme imkânı bulunsa bile, bir arazinin, gösterilen diğer koşulların yerine getirilmesi halinde dava konusu hüküm kapsamına alınması mümkün görünmektedir. Bu halde söz konusu kararın yukarıda göstermeye çalıştığımız bağlantı ile sahip olduğu temel sağlam görünmemektedir.

AED

  • Üzerinde durulan kararın özetinin de yer aldığı iletiye ulaşmak için tıklayınız .
  • Üzerinde durulan kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız .

İsrail’de “Yahudi Devleti” Tanımına Vurgu

Hürriyet Gazetesi’nin haberine göre, İsrail’de iktidardaki ve muhalefetteki bir grup milletvekili Meclise İsrail’in “Yahudi ve demokratik devlet” şeklindeki tanımını sona erdirecek bir anayasa değişikliği teklifi getirdi. Teklifi getiren vekillerden biri olan Likud milletvekili Zeev Elkin, değişikliğin amacının mahkemelere, devletin Yahudi karakteriyle, demokratik karakteri arasında bir çatışma yaşanması durumunda Yahudi ulus devlet fikri doğrultusunda karar verme şansı tanımak olduğunu söylüyor. Halihazırdaki yasalar kapsamında Arapça ve İngilizce de İsrail’de resmi dil olarak yer alırken; değişiklik kapsamında ayrıca İbranicenin İsrail’in tek resmi dili olarak kabul edilmesi de öngörülüyor. Teklifte Arapçaya “özel bir konum” verilerek, Arapça konuşanların “hukukta öngörüldüğü şekilde, devlet hizmetlerine dilsel erişim hakkına sahip olacağı” ifade ediliyor. İsrail’deki diğer etnik gruplar için ise teklif metninde, “Devlet bir inanç ya da ulusa mensup kişilerden oluşan bir cemaati ayrı bir cemaat olarak belirleme hakkına sahiptir” deniliyor.

Ulus devlet kavramının, bence sakıncalı bir muhakemeyle, etnik köken temelinde algılandığı İsrail’de, milleti tanımlamanın daha da ötesine geçilerek çeşitli etnik grupları belirginleştirme çabası söz konusu gibi duruyor. Teklif henüz Meclis’te görüşülmediği ve sonucu belli olmadığı için birşey söylemek için erken. Ancak, böyle bir değişiklik durumunda, halihazırda var olan etnik kökenli çatışmaların azalmasını beklemek hayal olarak kalmaya mahkum gibi görünüyor.

DP

HOŞGELDİNİZ

“Yaşayan Anayasa”ya hoşgeldiniz. Bu web günlüğünü güncel anayasa gelişmelerini takip etmek için tutmaya başlamıştık. Böylece hem kendimiz hem okuyucularımız için bir “anayasal hafıza” oluşturmayı amaçlıyorduk. Bugüne kadar bu günlük, en azından bizim açımızdan, bu amaca layığıyla hizmet etti.
Zaman içerisinde, hukuk alanında internet kaynakları çeşitlendi. Dolayısıyla anayasa haberlerini takip etmek isteyen okuyucular için seçenekler çoğaldı. Biz artık anayasa haberlerini takip etme işini, aşağıda “Bağlantılar” bölümünde adreslerini verdiğimiz bu sitelere bırakıp, “anayasal hafıza”nın oluşumuna farklı bir biçimde katkıda bulunmak istiyoruz.
Bu sitede bundan böyle ağırlıklı olarak anayasal konulara ilişkin kısa yorumlara yer vereceğiz. Bu yorumları, dijital okur-yazarlığın gerekli kıldığı biçimde, kısa ve olabildiğince açıklayıcı bir üslupla kaleme almaya çalışacağız. Günlük notlarının yetmediği yerde yorum ve analizler devreye girecek. Sitemizdeki bir başka yenilik de “Anayasa Okumaları” olacak. Bu başlık altında postalayacağımız notlarla karşımıza çıkan yeni ve ilginç anayasa çalışmalarını okuyucularımızla paylaşacağız.
İyi okumalar…

DİĞER ÇALIŞMALAR

Doç. Dr. Levent GÖNENÇ’in diğer yayınlarına ulaşmak için tıklayınız.

Dr. Ersoy KONTACI’nın yayınlarına ulaşmak için tıklayınız.

Sitemizde daha önce yayımlanan “Analizler” ve “Yorumlar” için tıklayınız.

KATKILAR

Sitemize katkıda bulunan akademisyenlerin çalışmaları için tıklayınız.

HAZIRLAYANLAR

Levent GÖNENÇ [LG]
Ersoy KONTACI [EK]
Deniz POLAT [DP]
Ali Erdem DOĞANOĞLU [AED]

İLETİŞİM

yasayananayasa@gmail.com

Yönetici Alanı