Ali Erdem Doğanoğlu, "Cumhurbaşkanının Görev Süresinin Belirlenmesi Sorunu", Ankara Barosu Dergisi, Yıl 2011, Sayı 3.

Hatip Dicle Olayı ve “Kişiye Özel Hukuk Yaratma” Kültürü

Hatip Dicle’nin milletvekilliğini sona erdiren YSK kararının ardından, yaşanan siyasal krizi çözme umuduyla siyaset çevrelerinde ve basında dile getirilen çeşitli görüşler arasında, muhtemel bir anayasa değişikliğine ilişkin öneriler –yine– başı çekiyor.

Hatırlanacağı üzere, Hatip Dicle’nin milletvekilliği; hakkında verilen 1 yıl 8 aylık hapis cezasının Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmesi üzerine YSK tarafından sona erdirilmişti. YSK’nin bu kararına dayanak olan norm ise, “Milletvekili Seçilme Yeterliliği”ni düzenleyen Anayasa’nın 76. maddesi. Anılan maddenin ikinci fıkrasında, milletvekili seçilmeye engel haller arasında,1 “…taksirli suçlar hariç toplam bir yıl veya daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giymiş olmak” da sayılmakta. İşte, son günlerde dile getirilen anayasa değişikliği önerileri, maddede geçen bu cümlenin kaldırılmasını veya Dicle’nin 1 yıl 8 aylık mahkûmiyetin “takılmayacağı” şekilde genişletilmesini öngörüyor.

YSK’nin “tam kanunsuzluk halleri” olarak isimlendirdiği ve bu olayda da uyguladığı içtihadının yerindeliğini; bahsi geçen Yargıtay kararının Dicle’ye ve YSK’ye tebliğ tarihlerinden doğan tartışmaları; Dicle hakkındaki mahkûmiyet hükmünün, şahsın daha önce almış olduğu cezalardan “mahsup edilmesinin” Anayasa’nın 76. maddesi kapsamında doğurabileceği etkileri ve benzeri tüm diğer teknik tartışmaları bir yana bırakarak, bu yazıda bambaşka ve bence daha esaslı bir soruna dikkat çekmek istiyorum:

“Kişiye özel hukuk yaratma kültürünün” ülkemizde ne kadar da yerleşik bir hal aldığına…

Bilindiği gibi, milletvekili seçilme yeterliliğine ilişkin bir önceki değişiklik de, eski TCK’nin 312. maddesinden hüküm giymiş olan Recep Tayyip Erdoğan’ın milletvekili seçilebilmesini sağlamak amacıyla yapılmış ve “…ideolojik ve anarşik eylemlerden dolayı hüküm giymiş olmak” durumu, milletvekili seçilmeye engel olan haller arasından çıkartılmıştı. Anılan bu değişikliğinse (söz konusu düzenlemenin “aslında ve zaten” ne kadar yerinde olduğuna ilişkin tüm tartışmalar bir yana) salt kişiye özel bir yasama faaliyeti olduğu ve bu yönüyle de hukuk düşüncesinin ve eğitiminin temellerini oluşturan “eşitlik” ilkesine tümüyle aykırı olduğu; “adalet” ilkesi yönündense ciddi tartışmalara gebe olduğu açıktı. Nitekim dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER, konuya ilişkin düzenlemeleri içeren 4774 sayılı (Anayasa değişikliği hakkındaki) Kanun’u veto ederken, “kişiye özel hukuk” kavramının altını çizmiş ve bu konuda kuvvetli çekinceler dile getirmişti. Ne var ki, o dönemde gündeme hâkim olan “normalleşme” ve “siyasal krizi aşma” kaygıları, soyut “adalet” ve “eşitlik” ilkelerine baskın gelmiş ve yine dönemin tüm temel siyasal aktörlerinin uzlaşması ve basının ve kamuoyunun da önemli oranda desteği ile söz konusu değişiklikler gerçekleştirilebilmişti.2

Dicle olayında dile getirilen öneriler de, 2002 yılından günümüze uzanan süreçte Türkiye’de “kişiye özel hukuk yaratma” kültüründe çok da fazla bir değişiklik olmadığını gözler önüne seriyor. Tekrar ederek söylemek gerekirse; burada asıl önemli olan şey, kişiye özel olarak yapılan/yapılması önerilen bu türden değişikliklerin, “aslında ve zaten” iyi; olumlu; olması gereken türden değişiklikler olup olmadıkları değildir. Burada üzüntü veren husus; “aslında ve zaten” olması gerektiği savunulan bu türden değişikliklerin, ancak “yeterince önemli” birilerinin canının yandığı durumlarda akla gelivermesi; bunun dışında, demokratik hukuk devletlerinde ilk sırada korunması gereken “sıradan vatandaşların” yaşadığı hak mağduriyetlerinin ise hiçbir durumda dikkate değer bulunmamasıdır.

Sanırım buradaki esas tartışma ekseni; Türkiye’de siyasal sistemin ve siyasal/kurumsal aktörlerin ürettiği cari krizlerin kişiye özel hukuk yaratma yoluyla “aşılmasının” bir alışkanlık haline gelmiş olması ve bu türden çabaların “aslında ve zaten yapılması gerekenler” söylemiyle meşrulaştırılmasının da “ortak akıl” zannediliyor oluşudur.

Anayasalar, kişiye özel hukuk yaratılmasın diye vardır. “Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” ilkesi de.

Bu olayın çağrıştırdığı son bir not: Acaba en temel meselelerde bile sürekli ad hoc çözümlere kayma zaafından bir türlü kurtulamayan bir siyasal kültürde yapılabilecek muhtemel bir yeni anayasanın (–da) “olay ve kişi bazında” eskitilmeye başladığını görmek için en fazla kaç yıl beklememiz gerekecektir?

EK

Dipnotlar

  1. Gerçekten, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER’in 4774 sayılı Kanun’u veto gerekçesine bakıldığında, aşağıdaki değerlendirmelerin yapıldığı görülmekteydi:

    “…Evrensel hukuk ilkelerine göre, yasaların genel ve nesnel olması ve kişiye özgü olmaması gerekmektedir. Yasaların bu ögelere uygun çıkarılması hukuk devleti olabilmenin koşullarındandır. Ayrıca, yasaların kamu yararı amacıyla çıkarılması hukukun bilinen ilkesi gereğidir. Yasalarda bulunması gereken bu özellikler, yasaların özel, güncel ve geçici bir durumu gözetmeyen, belli bir kişiyi hedef almayan kuralları içermesini zorunlu kılmaktadır.

    Yasalarda bulunması gereken bu özelliklerin, üst norm olan anayasalarda ya da anayasada değişiklik yapan yasalarda öncelikle aranacağı kuşkusuzdur.

    İncelenen 4774 sayılı Yasa, yukarıda dört bölümde sayılan gerekçelerle, öznel ve kişiye özgü niteliği nedeniyle hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır…”

    Metnin tamamı için bkz. NTVMSNBC Haber Sitesi (Erişim Tarihi: 05.07.2011). ^Yukarı

  2. Bu sürecin ayrıntılı bir tahlili için bkz. Levent GÖNENÇ, Ozan ERGÜL ve Ersoy KONTACI (2003), “Yaşayan Anayasa - 2002 Yılı Anayasa Gelişmeleri”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 48, Eylül-Ekim, ss. 120-23. ^Yukarı

Hatip Dicle Olayı-II

Hatip Dicle olayı ile ilgili üzerinde durulması gereken önemli sorunlardan biri de, Dicle’nin bu aşamadan sonra TBMM’ye girip giremeyeceğidir. Gelinen bu aşamada, Hatip Dicle, YSK kararı gereği, milletvekili sıfatını kaybetmiştir. Dicle’nin tutanağı iptal edildiği için ikinci sırada yer alan AKP adayı Oya Eronat milletvekili sıfatını kazanmış ve yemin ederek görevine başlamıştır. Bu durumda, Dicle’nin TBMM’ye girmesinin önünde iki engel bulunmaktadır:

Birincisi, Hatip Dicle aldığı kesinleşmiş 1 yıl 8 aylık hapis cezası dolayısıyla milletvekili seçilme yeterliliğine sahip değildir. Dolayısıyla, TBMM’ye girebilmesi için öncelikle milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olması gerekir. Bunun bir yolu, Anayasa’nın milletvekili seçilme yeterliliğini düzenleyen 76. maddesinin değiştirilmesidir. Bir diğer yol, Dicle’nin hapis cezası almasına neden olan Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinde değişiklik yapılarak söz konusu suçun suç olmaktan çıkarılmasıdır. Bir başka yol ise, Dicle’nin yasaklanmış hakların geri verilmesi yoluna başvurmasıdır. 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu’nda, kural olarak bu kuruma yer verilmemiş olmakla birlikte, 2006 tarihli Adli Sicil Kanunu’nun 13/A maddesinde öngörülen istisna gereği, Dicle’nin milletvekili seçilme engelinin kaldırılması için cezasının infazından itibaren 3 yıl içerisinde yasaklanmış hakların geri verilmesi yoluna başvurması gerekmektedir. Dicle’nin KCK davası dolayısıyla tutuklu kaldığı süre, avukatlarının başvurusu üzerine Mahkemece toplam 1 yıl 8 aylık hapis cezasından mahsup edildiği için, YSK’nın ilgili kararında da ifade edildiği gibi (YSK’nın 21.06.2011 tarih ve 1022 sayılı kararı; RG: 22.06.2011-27972), cezasının infazı 8 Kasım 2011′de tamanlanmış olacak, üç yıllık bekleme süresi de bu tarihte başlayacaktır.

İkincisi, Dicle yukarıda açıklanan yollardan biriyle milletvekili seçilme yeterliliğine yeniden kavuşsa dahi, asıl sorun TBMM seçimleri tamamlandıktan sonra Dicle’nin TBMM’ye girmesidir. Bunun tek yolu Anayasa’nın 78. maddesinde düzenlenen ara seçim gibi görünmektedir. Türk anayasal sisteminde iki genel seçim arasında milletvekilliği sıfatını kazanmanın bir başka yolu bulunmamaktadır. Bu durumda, ayrıntısına girmeden şu söylenebilir: Anayasa’nın 78. maddesinde 2002 yılında yapılan değişikliğe göre, “…bir ilin veya seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır.” (Ayrıntılı bilgi için bkz. ONAR ve GÖNENÇ, 2002; ONAR ve GÖNENÇ, 2010). Bu durumda, örneğin BDP’nin desteklediği bağımsız adayların 3 milletvekilliğinin tümünü aldıkları Hakkari ilinin 3 milletvekili de istifa etttiği takdirde, Anayasa’nın 78. maddesindeki bu hüküm işletilebilecektir. Ancak unutulmamalıdır ki, istifa Anayasa’nın 84. maddesi gereği TBMM’nin (çoğunluğunun) kabulüne bağlıdır. Dolayısıyla bu formülün işletilebilmesi için, istifaların, bu istifaların oylandığı toplantıya katılanların salt çoğunluğu (bugünkü tabloya göre esas olarak iktidar partisi) tarafından kabul edilmesi şarttır. Bunun yanında, bu formül işletildiği takdirde, istifa eden milletvekillerinden birinin milletvekilliğinden vazgeçmesi de gerekecektir.

Kısaca, henüz uygulanmaya başlamadığı için Dicle’nin Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunamayacağını ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden alınacak lehte bir kararın da yukarıda açıklanan engelleri aşmak için yeterli olmayacağını ekleyelim.

Son olarak, Dicle’nin Anayasa’nın 85. maddesine dayanarak Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuruya değinelim. Dicle’nin avukatı seçim sonrasında Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda, YSK’nın yetki gaspı yaptığını iddia ederek, YSK’nın kararının iptalini istedi. Anayasa Mahkemesi’nin bu başvuru karşısında iki nedenle görevsizlik kararı vermesi beklenebilir: Birincisi, YSK kararları kesindir. İkincisi, Anayasa’nın 85. maddesi TBMM tarafından milletvekilliğinin düşürüldüğü durumlarda başvurulabilecek bir yoldur.

LG

  • Erdal ONAR ve Levent GÖNENÇ (2002), “1982 Anayasası’na Göre Ara Seçim”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 51, S.4, 1-40.
  • Erdal ONAR ve Levent GÖNENÇ (2010), “1982 Anayasası’nın Ara Seçime İlişkin 78. Maddesine 2002 Yılında Eklenen Fıkra Üzerine Düşünceler”, Prof. Dr. Tunçer Karamustafaoğlu’na Armağan içinde (Der: Cengiz Kulaksız vd.), Adalet Yayınevi, Ankara.

Hatip Dicle Olayı-I

12 Haziran 2011 seçimleri Türkiye’de seçim hukuku açısından en tartışmalı seçimlerden biri oldu. Yorumlar ve değerlendirmeler havada uçuşurken, bazı teknik konuları sağlıklı tartışabilmek için suların biraz durulması gerekiyordu. Bir dizi kısa yazıda, kamuoyunda ve medyada yanlış veya eksik anlaşılan veya anlatılan bazı konulara ilişkin dipnotlar düşmek istiyorum.

Hatip Dicle’nin Tutanağının İptali

Diyarbakır İli Seçim Çevresinden bağımsız aday olarak seçime giren Mehmet Hatip Dicle, gayriresmi kaynaklara göre, bu seçim çevresinde 85,945 oy alarak milletvekili seçildi. Ancak YSK, Dicle’ye verilen milletvekili tutanağını, seçimlerden sonra, “seçilme yeterliğine ilişkin tam kanunsuzluk hali” nedeniyle iptal etti (YSK’nın 21.06.2011 tarih ve 1022 sayılı kararı; RG: 22.06.2011-27972). YSK daha sonra bu kararın gözden geçirilmesi ve kaldırılması istemiyle yapılan başvuruyu da reddetti (YSK’nın 23.06.2011 tarih ve 1071 sayılı kararı; RG: 24.06.2011-27974).

Hatip Dicle “milletvekili” sıfatını ne zaman kazanmıştır?

Fikrimizce, yürürlükteki seçim hukukumuza göre, milletvekiliği sıfatı, il seçim kurulunun kimlerin milletvekili seçildiğine dair tutanağı hazırlayıp ilan etttiği anda kazanılır (GÖNENÇ, 2008: 318-320). Hatta YSK Cihat Özönder olayında (2007/716) geliştirdiği içtihadıyla daha da geri giderek, bu sıfatın oy işleminin sona erdiği an kazanıldığına karar vermiştir. Dolayısıyla, YSK’nın kesinleştirdiği aday listelerinde bağımsız aday olarak yer alan Hatip Dicle, YSK içtihadına göre, 12 Haziran 2011 günü milletvekili sıfatını kazanmıştır.

Milletvekili sıfatını kazanan bir kişinin bu sıfatı kaybetmesi hangi merciin kararına bağlıdır?

Hatip Dicle 12 Haziran 2011 tarihinde milletvekili seçilmiş olmakla birlikte, seçimden üç gün önce, 9 Haziran 2011 tarihinde, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Dicle’nin milletvekili seçilmeye engel kesinleşen bir mahkumiyeti olduğunu YSK’ya bildirmiştir. Dolayıyısıyla, aslında Dicle seçilme yeterliği olmadığı halde seçimlere girmiş ve seçilmiştir. YSK önceki içtihatlarına da atıf yaparak seçim sonrasında res’en harekete geçmiş ve “tam kanunsuzluk” gerekçesiyle Dicle’nin milletvekili tutanağını iptal etmiştir.

Burada sorunu doğru tespit edebilmek için YSK’nın kararında da yer verdiği içtihadına kısaca değinmemiz yerinde olur (ayrıntılı bilgi için bkz. GÖNENÇ, 2008: 91-94):

YSK geçmişte bir çok kararında, olağan veya olağanstü itiraz süreleri geçmiş olsa da, “tam kanunsuzluk” nedeniyle tutanak iptali kararı vermiştir. Ancak bu kararlar yerel seçimlere ilişkindir. İlk kez Ahmet Fehmi Işıklar olayında (1988/311) konuyu milletvekilliği açısından tartışmış, seçimden önce var olan ancak seçimden sonra ortaya çıkan bir neden dolayısıyla milletvekilliğinin düşmesine TBMM’nin karar verebileceğini belirtmiştir. Bu karar öğretide eleştirilmiştir (ONAR, 1997: 436-438). YSK Ahmet Karavar olayında (1996/71), tutanağın iptaline karar vermemiş olsa da, içtihadını değiştirmiş ve milletvekilleri açısından tutanağın iptaline karar vermeye yetkili olduğunu ifade etmiştir. Bahattin Şeker olayında (1999/371), kişinin askerlik yükümlülüğünü yerine getirmediği milletvekili seçildikten sonra öğrenilmiş, YSK somut olayda kendisini yetkili görerek Şeker’in tutnağını iptal etmiştir. Merve Safa Kavakçı olayında ise, kişi seçildikten sonra TC vatandaşlığını kaybetmiş, YSK seçimden sonra ortaya çıkan bu neden dolayısıyla kendini yetkili görmeyerek, Kavakçı’nın milletvekilliğinin düşmesine TBMM’nin karar verebileceğini karara bağlamıştır.

Özetle YSK, yukarıda özetlediğimiz içtihatları çerçevesinde, seçimlerden önce ver olan ancak seçimlerden sonra ortaya çıkan milletvekiliği seçilme yeterliğinin kaybedilmesine yol açan nedenler için kendini yetkili görmüş ve tutanak iptali kararı vermiştir. Burada altını çizmemiz gereken nokta şudur: Yukarıda aktardığımız olaylarda, milletvekili seçilmeye engel olan neden seçimlerden önce mevcuttur ama seçimlerden sonra ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, YSK’nın kendini yetkili görmesi doğrudur, çünkü bir kişinin milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olup olmadığına karar vermeye mühasıran yetkili organ YSK’dır. Söz konusu neden seçimden sonra öğrenilmiş olsa da, aynen seçimden önce olduğu gibi, bu konuda yetki YSK’ya ait olmalıdır. Bir başka ifadeyle, YSK münhasır yetkisini geriye dönük olarak kullanabilmelidir.

Hatip Dicle olayında seçilme engeli seçimden önce ortaya çıkmıştır; dolayısıyla kişinin adaylığını ilgilendirmektedir. Bu bağlamda, YSK’nın yukarıda açıkladığımız gerekçelerle yetkili olması gerekir. Ancak, Dicle olayında, yukarıda sayılan örneklerden farklı olarak, seçilme engeli YSK tarafından seçimden önce öğrenilmiştir. Yukarıdaki örneklerde YSK’nın seçimlerden önce herhangi bir işlem yapması mümkün değildir, çünkü seçilme engeli bilinmemektedir. Dicle olayında ise, YSK’nın hareketsiz kalması, tutanağı iptal edilen kişinin bağımsız milletvekili adayı olması nedeniyle, bu kişiye verilen oyların tamamen etkisiz veya sonuçsuz kalmasına neden olmuştur. YSK, bu konuda herhangi bir işlem yapmamasını listelerin kesinleşmesinden sonra bu listelerde, ölüm veya istifa nedeniyle yapılacak kaydırmalar dışında değişiklik yapılmasını yasaklayan Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 25. maddesini göstermiştir. YSK’nın listelerin kesinleşmesinden sonra listelerde değişiklik yapamayacağı yasanın emredici hükmünden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, milletvekili seçilme yeterliğine sahip olmadığı halde Hatip Dicle’nin listelerde yer alması ve seçime girmesi bu yasal zorunluluğun bir sonucudur. Bununla birlikte, fikrimizce, YSK’nın söz konusu mahkumiyet kararını öğrendikten sonra herhangi bir işlem yapmaması yerinde olmamıştır. YSK kişinin seçilme yeterliğine sahip olmadığını tespit ederek bu aşamada görevsiz olduğunu belirten bir karar verebilirdi. Geçmişte “görevsizlik kararı” örnekleri olmakla birlikte bu tür bir karar örneği bulunmamaktadır ancak, fikrimizce, YSK’nın bu tür bir karar vermesinin önünde hukuki bir engel de yoktur. YSK böyle bir karar vermiş olsaydı, belki de Dicle’ye oy veren seçmenler bir başka adaya oy verecek veya hiç oy vermeyecek, böylece “YSK seçmen iradesine müdahale etmiştir” biçimindeki ağır bir eleştiriden de kurtulmuş olacaktı.

LG


  • Levent GÖNENÇ (2008), Türkiye’de Seçim Uyuşmazlıkları ve Çözüm Yolları, Adalet Yayınevi, Ankara.
  • Erdal ONAR (1997), “1982 Anayasası’nda Milletvekilliğinin Düşmesi,” Anayasa Yargısı, C. 14.

06.06.2011-12.06.2011 Güncel Yüksek Seçim Kurulu Kararları

GÜNCEL YÜKSEK SEÇİM KURULU KARARLARI

06.06.2011

Yüksek Seçim Kurulunun 31/5/2011 Tarihli ve 815 Sayılı Kararı

“BUGÜN TV” isimli yayın kuruluşunun, seçim mevzuatı kapsamında Yüksek Seçim Kurulu ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulu tarafından izlenen ve denetlenen yayın kuruluşları listesinde “Özel Televizyonlar” başlıklı bölüme eklenmesine karar verilmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

10.06.2011 (1. Mükerrer)

Yüksek Seçim Kurulunun 9/6/2011 Tarihli ve 922 Sayılı Kararı

Alınan karar ile, ilgili genelgeye hüküm eklenmek suretiyle, 24. Dönem Milletvekili seçimlerinde, üzerinde T.C. kimlik numarası bulunan nüfus cüzdanına sahip olmayanların, nüfus cüzdanları ya da resmi bir kuruluş tarafından verilen soğuk damgalı kimlikleriyle birlikte nüfus müdürlüklerinden alacakları, vatandaş olduklarını gösteren, üzerinde T.C. kimlik numaraları da yazılı, damgalı ve mühürlü belge i oy kullanabilecekleri belirlenmiştir.
Kararın tam metnine ulaşmak için tıklayınız.

HOŞGELDİNİZ

“Yaşayan Anayasa”ya hoşgeldiniz. Bu web günlüğünü güncel anayasa gelişmelerini takip etmek için tutmaya başlamıştık. Böylece hem kendimiz hem okuyucularımız için bir “anayasal hafıza” oluşturmayı amaçlıyorduk. Bugüne kadar bu günlük, en azından bizim açımızdan, bu amaca layığıyla hizmet etti.
Zaman içerisinde, hukuk alanında internet kaynakları çeşitlendi. Dolayısıyla anayasa haberlerini takip etmek isteyen okuyucular için seçenekler çoğaldı. Biz artık anayasa haberlerini takip etme işini, aşağıda “Bağlantılar” bölümünde adreslerini verdiğimiz bu sitelere bırakıp, “anayasal hafıza”nın oluşumuna farklı bir biçimde katkıda bulunmak istiyoruz.
Bu sitede bundan böyle ağırlıklı olarak anayasal konulara ilişkin kısa yorumlara yer vereceğiz. Bu yorumları, dijital okur-yazarlığın gerekli kıldığı biçimde, kısa ve olabildiğince açıklayıcı bir üslupla kaleme almaya çalışacağız. Günlük notlarının yetmediği yerde yorum ve analizler devreye girecek. Sitemizdeki bir başka yenilik de “Anayasa Okumaları” olacak. Bu başlık altında postalayacağımız notlarla karşımıza çıkan yeni ve ilginç anayasa çalışmalarını okuyucularımızla paylaşacağız.
İyi okumalar…

DİĞER ÇALIŞMALAR

Doç. Dr. Levent GÖNENÇ’in diğer yayınlarına ulaşmak için tıklayınız.

Dr. Ersoy KONTACI’nın yayınlarına ulaşmak için tıklayınız.

Sitemizde daha önce yayımlanan “Analizler” ve “Yorumlar” için tıklayınız.

KATKILAR

Sitemize katkıda bulunan akademisyenlerin çalışmaları için tıklayınız.

HAZIRLAYANLAR

Levent GÖNENÇ [LG]
Ersoy KONTACI [EK]
Deniz POLAT [DP]
Ali Erdem DOĞANOĞLU [AED]

İLETİŞİM

yasayananayasa@gmail.com

Yönetici Alanı