Cem Vakfı AİHM’e gidiyor
Cem Vakfı, Ankara 6′ncı İdare Mahkemesi’nin, “Cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesinin anayasa ve yasalara aykırı” olduğuna ilişkin kararını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) götürecek.
Cem Vakfı tarafından yapılan yazılı açıklamada, Alevilerin, 2005 yılında Başbakanlık’a “Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi”, “ibadet için bütçeden pay ayrılması” ve “Diyanet işlerinde Alevi inanç önderlerine kadro tahsis edilmesi” taleplerinde bulunduğu anımsatıldı.
Açıklamaya göre, bu talepler Başbakanlık tarafından reddedildi. Bunun üzerine Cem Vakfı da 6′ncı İdare Mahkemesi’ne Başbakanlık kararının iptali istemiyle dava açtı. 6′ncı Daire davayı esastan karara bağladı, iptal istemini reddetti ve “Başbakanlık haklı” dedi. Gerekçede Cemevlerinin dava konusu yaptığı üç talebin anayasa ve yasalara aykırı olduğu belirtildi.
Açıklamada, Ankara 6. İdare Mahkemesi’nin verdiği ret kararının Danıştay tarafından onanması ile davada iç hukuk sürecinin tamamlandığına dikkat çekildi.
Bu kararın AİHM’e götürüleceği bildirilen açıklamada, “Anayasamızın açık ve emredici temel buyruklarıyla adeta alay eden, ardarda hükümetlerin bir hukuk devletini ve onun gereklerini gereğince ve yeterince gerçekleştiremeyecekleri ret edilemez bir biçimde ortaya çıkmıştır. Hukuk içinde kalarak cebir ve şiddeti, kin ve nefreti ret eden İslam anlayışımızın gereği olarak böylesine önemli bir sorunu halledemeyen Türk Yargı Organları’nın kararlarını ister istemez uluslararası yargı organlarının takdirine sunmak zorunluluğu ile karşı karşıyayız” denildi.
Kaynak: ANKA
YSK Kararı
YSK’nın 28.8.2010 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan;
1- Nüfus idarelerinden alınacak, seçmen vatandaşın Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarasını da taşıyan mühürlü ve imzalı nüfus kayıt örneğinin aslını Sandık Kurulu Başkanlarına, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası olmayan nüfus cüzdanı, resmi daireler veya iktisadi devlet teşekküllerince verilen soğuk damgalı kimlik kartı, pasaport, evlenme cüzdanı, askerlik belgesi, sürücü belgesi, avukatlık kimlik belgesi gibi belgelerle birlikte ibraz etmesi halinde oylarını kullanabilmelerinin mümkün olduğuna,
2- Yüksek Seçim Kurulunun 15/06/2010 tarih ve 381 sayılı kararı eki 12 Eylül 2010 Pazar günü Yapılacak Olan Anayasa Değişikliklerinin Halkoyuna Sunulmasında Sandık Kurullarının Görev ve Yetkilerini Gösterir Örnek: 135/1 sayılı Genelgenin “Seçmenin Kimliğinin Tespiti” başlıklı 21. maddesine; “Nüfus idarelerinden alınacak, seçmen vatandaşın Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarasını da taşıyan mühürlü ve imzalı nüfus kayıt örneğinin aslını sandık kurulu başkanlarına, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası olmayan nüfus cüzdanı, resmi daireler veya iktisadi devlet teşekküllerince verilen soğuk damgalı kimlik kartı, pasaport, evlenme cüzdanı, askerlik belgesi, sürücü belgesi, avukatlık kimlik belgesi gibi belgelerle birlikte ibraz etmesi halinde oylarını kullanabilmeleri mümkündür.” ibaresinin son fıkra olarak eklenmesine,
3- Karar örneğinin;
a) İç mail yoluyla tüm il ve ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderilmesine ve ayrıca seçmen vatandaşlarımızın bilgilendirilmesi amacıyla Kurumumuz resmi internet sitesine (portal) konulmasına,
b) Siyasi partilerin genel başkanlıklarına gönderilmesine,
c) Resmi Gazetede yayımlanmasına,
İlişkin kararı için tıklayınız.
Kaynak: Resmi Gazete
Anayasa Paketinde Çocukların Hak Sahibi Olduğu Unutuldu
12 Eylül’de halkın oylamasına sunulacak değişiklikler genel olarak çocuk hakları açısından yetersiz, çocuğu ele alış şekliyle de yanlıştır. Ancak bu, devletin çocuk hakları yükümlülüklerini azaltmamaktadır.
Halk oylamasına götürülen anayasa değişikliği paketinde yer alan Anayasa’nın 10. maddesi ile 41. maddesinde yapılacak değişiklikler, çocukları “doğrudan” ilgilendiren değişikliklerdir. Söz konusu değişiklikler önemlidir ancak çocuk hakları temelli yaklaşım açısından yetersizlikler ve de yanlışlıklar içermektedir.
Önerilen bu değişikliğin temel yaklaşımında çocuk, hak sahibi bir birey değil “sadece korunması gereken varlıklar” olarak ele alınmaktadır. Oysa çocuk, sadece korunma değil yaşama, gelişme, katılım gibi pek çok hakka da sahip bir bireydir. Devlet de çocuğun sahip olduğu bu hakları güvence altına almakla yükümlüdür. Türkiye de Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni onaylayarak bu yükümlülüğü kabul etmiştir. Ancak önerilen değişikliklerle anlaşılıyor ki, çocuk hakları temelli bir yaklaşım, hükümet ve de yasama organı tarafından henüz tam olarak benimsenmiş değildir. Çocuğa ilişkin bu yaklaşım değişmedikçe yani hak temelli bir yaklaşım benimsenmedikçe, yapılacak değişiklikler de yetersiz ve de eksik kalacaktır.
Anayasa’nın 10. maddesi eşitlik maddesidir. Önerilen değişiklikte maddeye “Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz” ifadesi eklenmektedir. Elbette çocukların bu maddede açıkça yer alıyor olması önemlidir. Ancak, ifade diğer gruplara ilişkin olduğu gibi, çocuğu da “dezavantajlı” ve korunması gereken bir grupmuş görüntüsü vermektedir. Bu da hak temelli yaklaşım açısından sorunludur. Çocuklar korunması gereken değil hak sahibi bireylerdir.
Anayasa’nın 41. maddesi ise “Ailenin Korunması” başlığını içermektedir. Halkın oylamasına sunulan değişiklikle bu başlığın yanına bir de “Çocuk Hakları” başlığı eklenmektedir.
“Çocuk Hakları” başlığının ayrı bir başlık yerine “Ailenin Korunması” başlığıyla birlikte ele alınıyor oluşu, değişikliğin temelinde yer alan çocuğu hak sahibi bir birey olarak görmeyen yaklaşımı bir kere daha ortaya koymaktadır.
Maddenin içeriğine baktığımızda ise; 41. maddeye “Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir. Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır” ifadesi eklenmektedir.
Bu ifade çocuk hakları başlığı altında yer alıyor olmasına karşın, sadece çocuğun korunma hakkından söz etmektedir. Oysa çocuğun temel olarak “yaşama ve gelişme”, “ayrımcılığa uğramama” ve “katılım” hakları da bulunmaktadır. Bu nedenle söz konusu ifade yetersizdir.
Ancak burada, “çocuğun yüksek yararı” kavramının yer alıyor oluşu önemlidir. “Çocuğun yüksek yararı kavramı, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin temel ilkelerinden biridir ve çocukları ilgilendiren bütün eylemlerde, öncelikle çocuğun yararının gözetilmesi gerekliliğini anlatır. Çocuğun yüksek yararının göz önünde tutulması demek, onların her durumda korunması ve onlara öncelik verilmesi anlamına gelir. Bu madde ile Anayasa’da bu kavrama referans veriliyor oluşu, çocuk hakları açısından olumlu bir gelişmedir.
Unutulmamalıdır ki; 12 Eylül günü halkın oylamasına sunulacak değişiklikler genel olarak çocuk hakları açısından yetersiz, çocuğu ele alış şekliyle de yanlıştır. Ancak Anayasanın mevcut halinin ve yapılmak istenen değişikliklerin çocuk hakları açısından yetersiz ve yanlış oluşu, devletin çocuk hakları yükümlülüklerini azaltmamaktadır.
Çünkü Anayasa’nın 90. maddesi BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni zaten bir iç hukuk normu olarak kabul etmektedir. Fakat Anayasa’da uluslararası insan hakları standartları ve ilkeleriyle uyumlu ve kapsayıcı ayrı bir başlık olarak çocuk hakları maddesi olması, devletin çocuğa ilişkin algısını ortaya koyması açısından son derece önemlidir. Keşke bu değişiklik böyle bir maddeyi öngörüyor olsaydı ve tüm bu süreçte çocukları doğrudan ilgilendiren bu önemli konuda, ne yazık ki 12 Eylül günü oy kullanamayacak olan, 18 yaş altındaki bireylerin görüşlerini alma yükümlülüğ* yerine getirilmiş olsaydı.
* Türkiye’nin de imzaladığı ve Anayasa’nın 90. maddesine göre iç hukuk normu olarak kabul ettiği BM Çocuk Hakları Sözleşmesi 12. maddesi.
Ezgi Koman- Gündem Çocuk Derneği
Kaynak: Bianet
YSK Kararı
YSK’nın 21.8.2010 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan;
1- 298 sayılı Kanunun 79 uncu maddesi gereğince;
a) Oy verme günü olan 12 Eylül 2010 Pazar günü sabah saat 06.00’dan gece saat 24.00’e kadar; Her ne suretle olursa olsun alkollü içki satılmasının, içkili yerlerde umumi mahallerde her çeşit alkollü içki verilmesinin, içilmesinin yasak olduğuna,
b) Oy verme günü oy verme süresince bütün umumi eğlence yerlerinin kapalı kalacağına, eğlence yeri niteliğini taşıyan lokantalarda yalnız yemek verilebileceğine,
c) Oy verme günü olan 12 Eylül 2010 Pazar günü sabah saat 06.00’dan gece saat 24.00’e kadar; emniyet ve asayişi korumakla görevli olanlardan başka hiçbir kimsenin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 6/f maddesinde sayılan silahları köy, kasaba ve şehirlerde taşıyamayacağına,
2- 298 sayılı Kanunun 80 inci maddesi gereğince;
a) Oy verme günü saat 18.00’e kadar radyolar ve her türlü yayın organları tarafından halkoylaması ve halkoylaması sonuçları ile ilgili haber, tahmin ve yorum yapılmasının yasak olduğuna,
b) Saat 18.00 ila 21.00 arasında radyolarda ve her türlü yayın organlarında ancak Yüksek Seçim Kurulu tarafından halkoylaması ile ilgili olarak verilecek haber ve tebliğlerin yayınlanabileceğine,
c) Saat 21.00’den sonra bütün yayınların serbest olduğuna, ancak Yüksek Seçim Kurulunca gerek görülmesi halinde saat 21.00’den önce de yayınların serbest bırakılmasına karar verilebileceğine,
3- Karar örneğinin tüm il ve ilçe seçim kurulu başkanlıklarına, siyasi partiler genel başkanlıklarına, Cumhuriyet Başsavcılıklarına iletilmek üzere Adalet Bakanlığına, Valiliklere bildirilmek üzere İçişleri Bakanlığına, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğüne ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Başkanlığına gönderilmesine,
4- Kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasına,
5- Kararın sonuç kısmının TRT bildirisi halinde yayınlanmasına,
İlişkin kararı için tıklayınız.
Kaynak: Resmi Gazete
HSYK’da Krize Hukukçulardan Tepki: “Bakanlık anayasal suç işliyor”
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun seçilmiş üyeleri ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin arasında yaşanan 2010 yılı Hakim ve Savcı Atama Kararnamesi’ne yönelik çıkan kriz ile gündeme ilişkin soruları yanıtladı.
“Bakanlık anayasal suç işliyor”
Cihaner, Adalet Bakanlığınca unvanlı hakim ve savcı atama kararname taslağının Kurul’dan geri çekilmesini eleştirdi. Cihaner, taslağın geri çekilmesini, “dayatma” olarak değerlendirdi ve “Bakanlık, benim dediğim olacak’ diyor. Böyle bir iradenin, yargıya müdahaleyi önlemek gerekçesiyle Anayasa değişikliği getirmesi de biraz garip oluyor. Hukukçular arasında daha büyük sıkıntı doğuyor” dedi.
Cihaner, bu nedenle Bakanlığın görevi kötüye kullanma ve görevi ihlalden Anayasal suç işlediğini öne sürdü ve Bakanlığın, “Anayasal bir kurulu çalışamaz hale getirme çabası olduğunu” savundu.
Yargıdaki söz konusu “krizin” biran önce çözülmesi gerektiğinin altını çizen Cihaner, “Aklı selimin galip geleceğini ve krizin o kadar uzamayacağını düşünüyorum. Bakan da müsteşarda bir uzlaşma yolu bulacaktır. Çünkü devlet kişilerle yürümez. Devlette süreklilik esastır. Birilerinin beğenmediği bir karar çıkacak diye sürecin tıkanması bürokrasiyi işlemez hale getirir. Kamuda belli bir yere gelmiş kişilerin ülkeyi bu tarz bir bölünmeye ve bir kaosa mahkum edeceklerini zannetmiyorum” dedi.
“Böyle bir şey olamaz”
Cihaner, Adalet Bakanlığı’nın kararname taslağını geri çekmesine ilişkin şu örneği verdi:
“Bunu şöyle düşünün. Bu şekilde çalışan diğer kurullarla mukayese edelim. Mesela YAŞ. Genelkurmay bir taslak hazırladı, YAŞ üyelerine sundu. Fakat YAŞ’ın sivil üyesi Milli Savunma Bakanı söz konusu taslağı onaylamadı. Genelkurmay’da bu kararnameyi oylatmak yerine ‘o zaman ben bu taslağı geri çekiyorum. Bunu gündeme getirmiyorum’ derse ne olacak. Böyle bir şey olamaz ki.”
“Hukuka çok ağır bir saldırı”
Anayasa değişikliği paketine ilişkin soruları da yanıtlayan Cihaner, Anayasa paketinde yer alan HSYK’nin yapısındaki değişikle Kurulun Başkanı olan Adalet Bakanının konumunun “daha da güçlendirildiğini” savundu. “Böylece, kurulda bakanın önünde hiçbir mekanizma kalmadı” diyen Cihaner, “Bu bence dünya hukuk tarihinde yargı bağımsızlığına yönelik görülmemiş çok ağır bir saldırıdır. Onun için dehşetle, hayretle izliyorum” dedi.
Kurul halinde çalışan tüm mekanizmalarda özel yönetmeliklerinin olduğunu anlatan Cihaner, “Oylamaların nasıl yapılacağı ve kararların nasıl alınacağı bellidir. Kurula, öneri getirilir. Öneri oylanır. Yüksek oyu alan görüş, kurul kararı olarak yayınlanır. Hukuki geçerlilik kazanır. Bu tartışmasız böyledir” diye konuştu.
“Korsan kararname iddiası yanlış”
HSYK tarafından “korsan kararname” hazırlandığı yönündeki iddialara da değinen Cihaner, hakim ve savcıların yer değişikliği çalışmalarının HSYK tarafından yapılan bir işlem olduğunu vurguladı. Cihaner, kurulun Bakanlıkça gönderilen atama kararname taslağı üzerinde değişik yapma hakkının olduğunu da dile getirdi.
“Buna rağmen, Kurulca gündeme getirilen değişikliklerin, korsan kararname olarak lanse edilmesi çok yanlış” diye konuşan Cihaner, şöyle devam etti:
“Kurul noter görevi görür”
“Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü, Kurulun sekretaryasıdır. HSYK’nın bir sekretaryası yok. Bunun gerekçesi de çok fazla hakim ve savcının olması ve kurula bağlı doğrudan çalışan bir birim olmaması. Müdürlük bir kararname taslağı hazırlar. Kurula sunar. Kurulda tartışılır. Kurul burada taslağın tamamını bile reddetse ya da taslak üzerinde yeni bir sonuç çıksa bile buna ‘korsan kararname’ denmez. Nihai karar mercii Kuruldur. Müdürlük siyasi bir organa bağlıdır. Orada kimin çalışacağına bakan karar verir. Ayrıca Adalet Bakanı’nın siyasi kişiliği tartışmaya açıktır. Eğer, Kurul bu taslağı tartışmadan karara bağlarsa sadece noter görevi görür. Bunu herhangi bir kimsenin kabul edebileceğine imkan vermiyorum.”
Kaynak: ANKA